Blog

Boşanma

Yabancılar Türkiye’de Boşanabilir mi? Hangi Ülke Hukuku Uygulanır?Farklı ülke vatandaşlarının evlenmesi, eşlerin başka bir ülkede yaşamaya başlaması veya evliliğin kurulduğu ülkeden farklı bir ülkede boşanma sürecinin yürütülmek istenmesi, boşanmayı uluslararası nitelikli bir hukuki uyuşmazlığa dönüştürebilir.Bu durumda yalnızca “boşanma sebepleri var mı?” sorusunun cevaplandırılması yeterli değildir. Boşanma davasının Türkiye’de açılıp açılamayacağı, Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisinin bulunup bulunmadığı ve Türk mahkemesi önündeki uyuşmazlığa hangi ülke hukukunun uygulanacağı ayrı ayrı belirlenmelidir.Türkiye’de yabancılık unsuru taşıyan boşanmalarda bu sorular, başta 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) olmak üzere ilgili mevzuat çerçevesinde değerlendirilir.Evet. Eşlerden birinin veya her ikisinin yabancı ülke vatandaşı olması, Türkiye’de boşanma davası açılmasına tek başına engel değildir.Örneğin bir Türk vatandaşı ile Alman vatandaşının evli olması veya Türkiye’de yaşayan iki yabancının evliliklerini sona erdirmek istemesi halinde, Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisinin bulunması koşuluyla Türkiye’de boşanma davası açılması mümkündür.Ancak davanın Türkiye’de açılabiliyor olması, uyuşmazlığa mutlaka Türk hukukunun uygulanacağı anlamına gelmez. Mahkemenin yetkisi ile uygulanacak hukuk birbirinden farklı meselelerdir. Yabancılık unsuru taşıyan boşanmalarda öncelikle bu ayrımın yapılması gerekir. Eşlerin aynı ülkenin vatandaşı olması halinde, MÖHUK m.14 gereğince kural olarak eşlerin müşterek millî hukuku boşanma ve ayrılık sebepleri ile hükümlerine uygulanır.Evlilik yurtdışında yapılmışsa Türkiye’de boşanma davası açılabilir mi?Evliliğin yabancı bir ülkede gerçekleştirilmiş olması, tek başına Türkiye’de boşanma davası açılmasını engellemez.Evliliğin hangi ülkede gerçekleştirildiği ile boşanma davasında hangi mahkemenin yetkili olduğu ve hangi hukukun uygulanacağı farklı hukuki meselelerdir.Dolayısıyla örneğin Almanya’da evlenmiş bir Türk ve yabancı eşin daha sonra Türkiye’de boşanması mümkün olabilir. Bunun için öncelikle evliliğin hukuken geçerli şekilde kurulmuş olması ve Türk mahkemelerinin somut uyuşmazlık bakımından milletlerarası yetkisinin bulunması gerekir.Yabancı eşle boşanmada hangi ülkenin hukuku uygulanır?Boşanma ve ayrılığa uygulanacak hukuk MÖHUK m.14'te kademeli bir sistemle belirlenmiştir.Buna göre öncelikle eşlerin müşterek millî hukuku uygulanır. Eşlerin ortak vatandaşlığı bulunmuyorsa müşterek mutad mesken hukuku esas alınır. Eşlerin müşterek mutad meskeninin de bulunmaması halinde Türk hukuku uygulanır.Bu sıralama seçimlik değildir. Başka bir ifadeyle taraflar kendileri açısından daha elverişli olduğunu düşündükleri hukuku bu seçenekler arasından serbestçe belirleyemezler. Hâkim, MÖHUK'ta öngörülen bağlama kuralına göre uygulanacak hukuku tespit eder.“Müşterek millî hukuk” ne anlama gelir?Müşterek millî hukuk, eşlerin aynı devlet vatandaşlığına sahip olması halinde bu devletin hukukunu ifade eder.Örneğin her iki eş de Alman vatandaşıysa, Türkiye’de görülen boşanma davasında MÖHUK m.14 uyarınca kural olarak Alman hukuku boşanma ve ayrılık sebepleri ile hükümlerine uygulanacaktır.Buna karşılık eşlerden biri Türk, diğeri Alman vatandaşıysa müşterek millî hukuk bulunmaz. Bu durumda bir sonraki bağlama noktası olan eşlerin müşterek mutad meskeni dikkate alınır. Eşlerin çifte vatandaş olması ise sahip oldukları ülke vatandaşlıklarına göre uygulanacak hukuku tayin etmede fark edecektir.Türk mahkemesi yabancı hukuku uygulayabilir mi?Evet. Türkiye’de açılmış bir davaya yabancı hukukun uygulanması mümkündür.MÖHUK'un temel yaklaşımına göre Türk hâkimi, Türk kanunlar ihtilafı kurallarını ve bu kuralların yetkili kıldığı yabancı hukuku re'sen uygular. Hâkim yabancı hukukun içeriğinin belirlenmesinde tarafların yardımını isteyebilir.Dolayısıyla bir boşanma davasının İstanbul'daki bir aile mahkemesinde görülmesi, mahkemenin uyuşmazlığın esasına mutlaka Türk Medeni Kanunu hükümlerini uygulayacağı anlamına gelmez.Yabancı hukuk Türk kamu düzenine aykırıysa ne olur?Yabancı hukukun uygulanması sınırsız değildir. MÖHUK m.5 uyarınca yetkili yabancı hukukun belirli bir olaya uygulanan hükmünün Türk kamu düzenine açıkça aykırı bir sonuç doğurması halinde bu hüküm uygulanmaz. Gerekli görülen hallerde Türk hukuku uygulanabilir.Burada önemli olan yabancı hukuk düzeninin genel olarak Türk hukukundan farklı olması değildir. Kamu düzeni müdahalesi istisnai niteliktedir ve somut olayda yabancı hukuk hükmünün uygulanmasının doğuracağı sonuç üzerinden değerlendirilir.Yabancı eşle boşanma davası Türkiye’de hangi mahkemede açılır?Yabancılık unsuru taşıyan bir uyuşmazlıkta Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisi kural olarak MÖHUK m.40 uyarınca iç hukukun yer itibarıyla yetki kurallarına göre belirlenir.Boşanma davalarında Türk Medeni Kanunu m.168 uyarınca eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesi yetkilidir.Türk vatandaşlarının kişi hâllerine ilişkin davalarda Türkiye’de genel yetkili bir mahkemenin bulunmaması ihtimali bakımından ise MÖHUK m.41'de özel bir yetki düzenlemesi bulunmaktadır.Görevli mahkeme ise kural olarak aile mahkemesidir.Eş yurtdışında yaşıyorsa Türkiye’de boşanma davası açılabilir mi?Eşlerden birinin yurtdışında bulunması tek başına Türkiye’de dava açılmasını engellemez.Ancak davalı eş yurtdışında yaşıyorsa dava dilekçesi, duruşma ve kararların usulüne uygun biçimde tebliğ edilmesi gerekir. Tebligatın gerçekleştirileceği ülke, Türkiye ile o devlet arasındaki milletlerarası sözleşmeler ve uygulanacak tebligat usulü davanın süresini doğrudan etkileyebilir.Bu nedenle uluslararası boşanma davalarında yurtdışı tebligatı, davanın yalnızca teknik bir ayrıntısı değil, sürecin planlanması bakımından önemli bir usul meselesidir.Yabancı eş Türkiye’ye gelmeden boşanma davası yürütülebilir mi?Bazı durumlarda boşanma davasının vekil aracılığıyla yürütülmesi mümkündür ve tarafın her işlem için Türkiye’de bulunması gerekmez.Ancak bunun özellikle anlaşmalı boşanma bakımından ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Türk hukukunda anlaşmalı boşanmada hâkimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi arandığından, tarafların Türkiye’ye gelmeden süreci tamamlayıp tamamlayamayacağı davanın niteliğine göre belirlenmelidir.Boşanmaya uygulanan hukuk, mal paylaşımına da uygulanır mı?Uluslararası boşanmalarda en önemli ayrımlardan biri budur. Boşanmanın sebepleri ve boşanmanın bazı sonuçlarına uygulanacak hukuk ile eşler arasındaki mal rejimine uygulanacak hukuk aynı olmak zorunda değildir.Eşler arasındaki mal rejimi MÖHUK'ta ayrıca düzenlenmiştir. Bu nedenle boşanma davasında Türk hukukunun uygulanması, Türkiye'de veya başka ülkelerde bulunan bütün malvarlığının otomatik olarak Türk hukukuna göre paylaşılacağı anlamına gelmez.Benzer şekilde nafaka, velayet ve çocuklarla ilgili diğer meselelerde de ilgili kanunlar ihtilafı kuralları ile Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası sözleşmelerin ayrıca değerlendirilmesi gerekebilir.Yurtdışında zaten boşanmış bir kişinin Türkiye’de yeniden boşanma davası açması gerekir mi?Kural olarak mesele yeni bir boşanma davası açılması değil, yabancı ülkede verilmiş kararın Türkiye'de hukuki sonuç doğurmasının sağlanmasıdır.Bu noktada boşanma davası ile yabancı mahkeme kararının tanınması ve tenfizi birbirinden ayrılmalıdır.Ayrıca belirli koşulların gerçekleşmesi halinde yabancı boşanma kararlarının Nüfus Hizmetleri Kanunu kapsamında idari yoldan aile kütüğüne tescili de mümkün olabilir. Yabancı kararın yalnızca boşanmaya mı ilişkin olduğu, yoksa nafaka, velayet veya başka icra edilebilir hükümler de içerip içermediği izlenecek hukuki yolu etkileyebilir.Uluslararası boşanmalarda neden bütün sonuçlar birlikte değerlendirilmelidir?Yabancılık unsuru taşıyan boşanmalarda yalnızca evliliğin sona erdirilmesine odaklanılması yeterli olmayabilir.Eşlerin vatandaşlıklarının veya mutad meskenlerinin farklı olması, çocukların başka bir ülkede yaşaması, malvarlığının birden fazla ülkede bulunması ya da eşlerden birinin yurtdışında yeni bir yaşam kurması; boşanmanın velayet, nafaka, mal rejimi, ikamet statüsü ve kararın başka ülkelerde tanınması gibi sonuçlarını doğrudan etkileyebilir.Bu nedenle uluslararası boşanmalarda hukuki stratejinin yalnızca “hangi ülkede boşanma davası açılacağı” üzerinden değil, boşanma sonucunda alınacak kararların ilgili diğer ülkelerde nasıl sonuç doğuracağı da dikkate alınarak oluşturulması önem taşır.

Devamını Oku

Yabancılar ve Taşınmaz Edinme

Yabancılar Türkiye’de Taşınmaz Satın Alabilir mi? Şartlar ve Sınırlamalar Nelerdir?Türkiye’de taşınmaz edinmek isteyen yabancıların tabi olduğu esaslar, Türk vatandaşlarının taşınmaz ediniminden bazı yönleriyle farklılık göstermektedir. Yabancı gerçek kişilerin Türkiye’de taşınmaz edinmesi mümkündür; ancak edinim hakkı sınırsız değildir. Kişinin vatandaşlığı, taşınmazın bulunduğu yer, taşınmazın niteliği ve edinilecek taşınmazların toplam yüzölçümü gibi hususlar önem taşımaktadır.Yabancı tüzel kişiler ve yabancı sermayeli şirketler bakımından ise ayrıca değerlendirme yapılması gerekir. Bu nedenle Türkiye’de gayrimenkul yatırımı yapılmadan önce yalnızca taşınmazın ekonomik ve fiziki özelliklerinin değil, alıcının hukuki statüsü ile taşınmazın edinime uygun olup olmadığının da incelenmesi önemlidir.Yabancılar Türkiye’de taşınmaz satın alabilir mi?Evet. Yabancı gerçek kişilerin Türkiye’de taşınmaz edinmesi mümkündür. Yabancıların taşınmaz mülkiyeti ve sınırlı ayni hak edinmesine ilişkin temel düzenleme 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun 35. maddesinde yer almaktadır.Ancak yabancıların taşınmaz edinme hakkı mutlak bir hak değildir. Kanunda öngörülen sınırlamaların yanı sıra kişinin vatandaşlığı ve taşınmazın bulunduğu bölge bakımından da edinime engel bir durum bulunmaması gerekir.Bu nedenle yabancı bir kişinin Türkiye’de taşınmaz satın almak istemesi halinde, somut işlem bakımından edinim koşullarının ayrıca değerlendirilmesi gerekir.Türkiye’de taşınmaz satın almak için karşılıklılık şartı aranır mı?Hayır. Geçmişte yabancıların Türkiye’de taşınmaz edinmesinde esas alınan karşılıklılık ilkesi, 2012 yılında yapılan kanun değişikliğiyle kaldırılmıştır.Dolayısıyla bir Türk vatandaşının ilgili yabancı ülkede taşınmaz satın alamıyor olması, tek başına o ülke vatandaşının Türkiye’de taşınmaz edinmesine engel oluşturmaz.Bununla birlikte karşılıklılık şartının kaldırılmış olması, bütün yabancı ülke vatandaşlarının herhangi bir sınırlamaya tabi olmaksızın Türkiye’de taşınmaz edinebileceği anlamına gelmemektedir. Tapu Kanunu uyarınca yabancı gerçek kişilerin taşınmaz edinimi bakımından ülke ve kişi bazında farklı sınırlamalar getirilebilmesi mümkündür.Yabancıların Türkiye’de satın alabilecekleri taşınmazların miktarı sınırlı mıdır?Evet. Yabancı gerçek kişilerin Türkiye’de edinebilecekleri taşınmazların yüzölçümü bakımından kanuni sınırlamalar bulunmaktadır.Tapu Kanunu uyarınca yabancı uyruklu bir gerçek kişinin Türkiye genelinde edinebileceği taşınmazlar ile bağımsız ve sürekli nitelikteki sınırlı ayni hakların toplam alanı otuz hektarı geçemez. Cumhurbaşkanı bu miktarı iki katına kadar artırmaya yetkilidir.Bunun yanında yabancı gerçek kişilerin özel mülkiyete konu taşınmaz edinebilecekleri alan, ilgili ilçedeki özel mülkiyete konu yüzölçümünün belirli bir oranını aşamaz.Bu sınırlamalar nedeniyle özellikle birden fazla taşınmazın veya geniş yüzölçümüne sahip arazi ve arsaların edinilmesinde işlem öncesinde hukuki durumun incelenmesi önem taşır.Yabancılar Türkiye’nin her yerinden taşınmaz satın alabilir mi?Hayır. Yabancıların taşınmaz edinmesi bakımından yalnızca taşınmazın büyüklüğü değil, bulunduğu yer de önemlidir.Askerî yasak bölgeler, askerî güvenlik bölgeleri ve diğer özel güvenlik alanları bakımından mevzuattan kaynaklanan sınırlamalar söz konusu olabilir. Ayrıca kamu yararı ve ülke güvenliği gibi nedenlerle belirli bölgelerde yabancıların taşınmaz edinmesine ilişkin farklı kısıtlamalar getirilebilir.Bu nedenle özellikle arsa ve arazi yatırımlarında taşınmazın yalnızca tapu kaydının incelenmesiyle yetinilmemesi; yabancı kişi tarafından edinilmesine engel özel bir sınırlamanın bulunup bulunmadığının da araştırılması gerekir.Yabancı bir kişinin Türkiye’de taşınmaz satın alabilmesi için ikamet izni gerekir mi?Kural olarak hayır. Türkiye’de taşınmaz edinme hakkı ile Türkiye’de ikamet hakkı birbirinden farklı hukuki statülerdir.Bu nedenle yabancı gerçek kişinin Türkiye’de taşınmaz satın alabilmesi için yalnızca taşınmaz edinimi nedeniyle önceden ikamet iznine sahip olması şart değildir.Bununla birlikte taşınmaz ediniminin ikamet izni veya Türk vatandaşlığının kazanılması amacıyla yapılması halinde, yabancılar hukuku ve vatandaşlık mevzuatından kaynaklanan ilave şartların ayrıca değerlendirilmesi gerekir.Yabancılar Türkiye’de arsa veya arazi satın alabilir mi?Evet. Kanuni şartların sağlanması halinde yabancı gerçek kişilerin yalnızca konut ve işyeri değil, yapısız taşınmaz edinmeleri de mümkündür.Ancak yapısız taşınmaz edinimi bakımından özel yükümlülükler bulunmaktadır. Bu tür taşınmazlarda geliştirilecek projeye ilişkin kanunda öngörülen prosedürlerin ve sürelerin yerine getirilmesi gerekir.Dolayısıyla yabancı yatırımcının arsa veya arazi satın alması, hazır bir konut veya işyeri satın alınmasına kıyasla farklı bir hukuki inceleme gerektirebilir.Yabancı şirketler Türkiye’de taşınmaz satın alabilir mi?Yabancı şirketler bakımından gerçek kişilerden farklı bir sistem uygulanmaktadır.Yabancı ülkelerde kendi ülkelerinin hukukuna göre kurulmuş tüzel kişiliğe sahip ticaret şirketleri, Türkiye’de ancak ilgili özel kanun hükümlerinin izin verdiği ölçüde taşınmaz mülkiyeti ve sınırlı ayni hak edinebilir.Buna karşılık Türkiye’de kurulmuş ancak yabancı sermayeli olan şirketler Türk tüzel kişisidir. Bu şirketlerin taşınmaz edinimleri, yabancı ülkede kurulmuş şirketlerin taşınmaz ediniminden farklı hükümlere tabidir. Şirketin yabancı sermaye oranı, yabancı yatırımcının şirket üzerindeki kontrolü ve edinilecek taşınmazın şirketin faaliyet konusu ile ilişkisi bu değerlendirmede önem taşıyabilir.Bu nedenle “yabancı şirket” ile “Türkiye’de kurulmuş yabancı sermayeli şirket” kavramlarının birbirinden ayrılması gerekir.Yabancı sermayeli Türk şirketleri taşınmaz edinebilir mi?Evet. Türkiye’de Türk hukukuna göre kurulmuş yabancı sermayeli şirketlerin taşınmaz edinmesi mümkündür.Ancak yabancı yatırımcıların şirket sermayesindeki payları veya şirketin yönetimi üzerindeki kontrol düzeyleri belirli eşikleri aştığında, taşınmaz edinimi özel hükümlere tabi olabilir. Özellikle edinilecek taşınmazın şirket ana sözleşmesinde belirtilen faaliyetlerin yürütülmesi amacıyla kullanılması önem taşımaktadır.Şirket paylarının devri sonucunda yabancı yatırımcının şirket üzerindeki pay veya kontrol oranının değişmesi de daha önce edinilmiş taşınmazlar bakımından hukuki sonuç doğurabilir.Mavi Kart sahiplerinin Türkiye’de taşınmaz edinmesi yabancılara ilişkin sınırlamalara tabi midir?Türk vatandaşı olarak doğmuş ve çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybetmiş kişiler bakımından özel bir statü bulunmaktadır.Bu kişilere verilen Mavi Kart, Türk vatandaşlığından izinle çıkan kişilerin mevzuatta öngörülen birçok hakkı kullanmaya devam edebilmesini sağlamaktadır. Bu nedenle Mavi Kart sahiplerinin taşınmaz edinimi, sıradan yabancı gerçek kişilerin taşınmaz ediniminden farklı değerlendirilmelidir.Somut olayda kişinin vatandaşlıktan hangi şekilde çıktığının ve Mavi Kart statüsünün bulunup bulunmadığının belirlenmesi önemlidir.Çifte vatandaşlığı bulunan kişiler bakımından hangi vatandaşlık esas alınır?Kişinin vatandaşlıklarından birinin Türk vatandaşlığı olması halinde taşınmaz edinimi bakımından Türk vatandaşlığı esas alınır.Dolayısıyla hem Türk hem yabancı bir devletin vatandaşı olan kişinin Türkiye’de taşınmaz edinmesi, kural olarak yabancıların taşınmaz edinimine ilişkin sınırlamalara tabi değildir.Buna karşılık kişinin birden fazla yabancı devlet vatandaşlığına sahip olması fakat Türk vatandaşı olmaması halinde vatandaşlık durumunun ve taşınmaz edinimine uygulanacak esasların somut olay bakımından ayrıca belirlenmesi gerekebilir.Türkiye’de taşınmaz satın almadan önce hangi hukuki kontroller yapılmalıdır?Yabancı bir kişinin Türkiye’de taşınmaz satın alabilmesi, yatırımın hukuken sorunsuz olduğu anlamına gelmez. Satın alma işleminden önce hem alıcı hem de taşınmaz yönünden hukuki inceleme yapılması gerekir.Alıcının Türkiye’de taşınmaz edinmeye uygun olup olmadığı yanında; taşınmazın tapu kaydı, takyidatları, ipotek ve hacizler, üçüncü kişilere ait ayni veya şahsi haklar, imar durumu, taşınmazın fiilî durumu ve yabancıların edinimine ilişkin özel sınırlamalar birlikte değerlendirilmelidir.Özellikle yüksek değerli gayrimenkul yatırımlarında satış bedelinin ödenmesinden veya tarafları bağlayan sözleşmeler kurulmasından önce yapılacak hukuki inceleme, sonradan ortaya çıkabilecek mülkiyet ve yatırım uyuşmazlıklarının önlenmesi bakımından önem taşımaktadır.

Devamını Oku

Şirketlerde Önleyici Hukuk Danışmanlığı Nedir? Hukuki Riskler Uyuşmazlığa Dönüşmeden Nasıl Yönetilir?

Şirketlerde Önleyici Hukuk Danışmanlığı Nedir? Hukuki Riskler Uyuşmazlığa Dönüşmeden Nasıl Yönetilir?Şirketlerin hukuki ihtiyaçları yalnızca bir dava açıldığında, alacağın tahsil edilemediği veya ticari ilişkinin uyuşmazlığa dönüştüğü anda ortaya çıkmaz. Aksine şirket faaliyetlerinin önemli bir bölümü; sözleşmelerin kurulması, çalışanlarla ilişkiler, şirket organlarının kararları, müşteriler ve tedarikçilerle yürütülen süreçler, rekabet kuralları, kişisel veriler ve sektörel düzenlemeler nedeniyle sürekli olarak hukuki sonuç doğurmaktadır.Bu nedenle şirket hukuk danışmanlığının önemli işlevlerinden biri, ortaya çıkmış uyuşmazlıkların çözülmesinin yanında hukuki risklerin önceden belirlenmesi ve mümkün olduğu ölçüde uyuşmazlığa dönüşmeden yönetilmesidir. Önleyici hukuk danışmanlığı da şirketin ticari faaliyetlerini bu perspektiften ele alır.Önleyici hukuk danışmanlığı nedir?Önleyici hukuk danışmanlığı, şirketin faaliyetlerinden kaynaklanabilecek hukuki risklerin henüz bir uyuşmazlık ortaya çıkmadan tespit edilmesi ve bu risklerin azaltılmasına yönelik hukuki mekanizmaların oluşturulmasıdır.Bu yaklaşımda hukuk danışmanının görevi yalnızca ortaya çıkan bir soruna hukuki çözüm üretmek değildir. Şirketin sözleşmelerinin, kurumsal kararlarının, ticari ilişkilerinin ve önemli operasyonel süreçlerinin hukuki sonuçları önceden değerlendirilir.Amaç bütün ticari riskleri ortadan kaldırmak değildir. Ticari faaliyet doğası gereği risk içerir. Önemli olan, hangi riskin şirket tarafından üstlenildiğinin ve bu riskin gerçekleşmesi halinde hangi hukuki sonuçların ortaya çıkacağının önceden bilinmesidir.Şirketler neden sürekli hukuk danışmanlığına ihtiyaç duyabilir?Bir şirket faaliyetlerini sürdürürken farkında olsun veya olmasın çok sayıda hukuki ilişkiye taraf olur.Müşteri ve tedarikçi sözleşmeleri, distribütörlük ve franchise ilişkileri, iş sözleşmeleri, gizlilik anlaşmaları, kira sözleşmeleri, şirket kararları, alacak ve ödeme süreçleri ile mevzuattan kaynaklanan yükümlülükler bunlardan yalnızca bazılarıdır.Bu ilişkilerden doğan hukuki risklerin yalnızca sorun ortaya çıktıktan sonra değerlendirilmesi, şirketin hareket alanını önemli ölçüde daraltabilir. Sürekli hukuk danışmanlığında ise şirketin faaliyetleri ve önemli ticari kararları belirli bir devamlılık içerisinde hukuki değerlendirmeye tabi tutulabilir.Şirket hukuk danışmanlığı yalnızca dava takibi anlamına mı gelir?Hayır. Dava ve icra takipleri şirket hukuk hizmetlerinin yalnızca bir bölümünü oluşturur.Kurumsal hukuk danışmanlığında esas amaçlardan biri, uyuşmazlık ortaya çıkmadan önce şirketin hukuki pozisyonunun doğru biçimde yapılandırılmasıdır. Bir sözleşmenin hazırlanması, yönetim kurulunun alacağı kararın hukuki sonuçlarının değerlendirilmesi veya yeni bir ticari modelin mevzuata uygunluğunun incelenmesi de hukuk danışmanlığının kapsamındadır.Bu nedenle şirket hukuk danışmanlığı uyuşmazlık çözümü kadar uyuşmazlık öncesi risk yönetimini de içerir.Sözleşmeler neden imzalanmadan önce hukuki incelemeden geçirilmelidir?Ticari uyuşmazlıkların önemli bir bölümü sözleşmenin uygulanması aşamasında ortaya çıksa da uyuşmazlığın kaynağı çoğu zaman sözleşmenin kuruluş aşamasına dayanır.Tarafların yükümlülüklerinin açık tanımlanmaması, ödeme ve teslim koşullarındaki belirsizlikler, sorumluluğun sınırlarının belirlenmemesi, sözleşmenin sona erme mekanizmasının düzenlenmemesi veya uyuşmazlık çözüm hükümlerinin ticari ilişkinin niteliğine uygun kurulmaması sonradan ciddi sorunlara yol açabilir.Bu nedenle hukuki incelemede yalnızca sözleşmenin “kanuna uygun” olup olmadığına bakılmaz. Sözleşmenin şirketin ticari beklentisini ve kabul etmek istediği risk dağılımını doğru şekilde yansıtıp yansıtmadığı da değerlendirilmelidir.İnternetten bulunan standart sözleşmeler şirketler için yeterli midir?Her zaman değil.Standart sözleşmeler belirli işlemler bakımından başlangıç noktası oluşturabilse de şirketlerin ticari ilişkileri birbirinden farklıdır. Tarafların pazarlık gücü, ödeme sistemi, teslim şekli, sözleşmenin süresi, sorumlulukların dağılımı, fikrî haklar, gizlilik yükümlülükleri ve uyuşmazlık çözüm yöntemi somut ilişkiye göre değişebilir.Özellikle uluslararası ticari ilişkilerde standart bir sözleşmenin kontrol edilmeden kullanılması daha ciddi sonuçlar doğurabilir. Sözleşmeye uygulanacak hukuk, yetkili mahkeme veya tahkim yeri gibi hükümler, uyuşmazlık ortaya çıktığında şirketin karşılaşacağı hukuki ve ekonomik maliyeti doğrudan etkileyebilir.Şirketlerde hukuki risk analizi nasıl yapılır?Hukuki risk analizi şirketin faaliyet alanına göre değişir. Her şirket için aynı kontrol listesinin uygulanması yeterli değildir.Örneğin yoğun biçimde ihracat yapan bir şirket bakımından uluslararası satış ve distribütörlük sözleşmeleri, teslim ve ödeme mekanizmaları, yaptırımlar ve uygulanacak hukuk ön plana çıkabilir. Geniş bir çalışan organizasyonuna sahip şirkette iş hukuku süreçleri daha yüksek risk taşıyabilir. Franchise ağı oluşturan bir şirket bakımından ise marka kullanımından rekabet hukukuna kadar farklı alanların birlikte değerlendirilmesi gerekebilir.Bu nedenle etkili bir hukuki risk analizi, şirketin sektörünü, organizasyonunu ve fiilî ticari faaliyetlerini esas almalıdır.Şirket içi kararların hukuki açıdan incelenmesi neden önemlidir?Şirketlerin önemli ticari kararları aynı zamanda şirketler hukuku bakımından sonuç doğurabilir.Genel kurul ve yönetim kurulu kararlarının alınması, temsil ve imza yetkilerinin belirlenmesi, sermaye işlemleri, pay devirleri, ortaklar arasındaki ilişkiler ve yöneticilerin sorumluluğu gibi konular Türk Ticaret Kanunu kapsamında belirli usul ve esaslara tabidir.Ticari açıdan doğru olduğu düşünülen bir kararın şirketler hukuku bakımından gerekli prosedürlere uyulmaksızın uygulanması, daha sonra kararın geçerliliği veya yöneticilerin sorumluluğu konusunda uyuşmazlık yaratabilir.Mevzuat değişikliklerinin şirketler açısından takip edilmesi neden önemlidir?Şirketlerin faaliyet gösterdiği hukuki çevre sabit değildir. Ticaret, iş, rekabet, kişisel verilerin korunması, tüketici, çevre ve sektörel düzenlemelerde yapılan değişiklikler şirketlerin mevcut uygulamalarını etkileyebilir.Yeni bir düzenleme yürürlüğe girdiğinde yalnızca düzenlemenin bilinmesi yeterli olmayabilir. Asıl mesele, değişikliğin şirketin mevcut sözleşmelerine, iç prosedürlerine ve ticari faaliyetlerine somut olarak ne şekilde yansıdığının belirlenmesidir.Sürekli hukuk danışmanlığının işlevlerinden biri de ilgili mevzuat değişikliklerinin şirket açısından doğurabileceği sonuçların değerlendirilmesi ve gerektiğinde mevcut süreçlerin buna göre güncellenmesidir.Hukuki uyum (compliance) şirket danışmanlığının bir parçası mıdır?Evet. Özellikle belirli büyüklüğe ulaşmış veya düzenlemeye yoğun biçimde tabi sektörlerde faaliyet gösteren şirketler bakımından hukuki uyum, kurumsal danışmanlığın önemli unsurlarından biridir.Uyum çalışmaları yalnızca kanunda öngörülen yükümlülüklerin listelenmesinden ibaret değildir. Şirketin faaliyetlerinin ilgili düzenlemelerle uyumlu hale getirilmesi, riskli uygulamaların belirlenmesi, şirket içi politika ve prosedürlerin oluşturulması ve gerektiğinde çalışanların bilgilendirilmesi bu sürecin parçaları olabilir.Rekabet hukuku, kişisel verilerin korunması, çevresel ve sürdürülebilirlik yükümlülükleri ile sektörel düzenlemeler bu kapsamda gündeme gelebilir.Uluslararası faaliyet gösteren şirketlerin hukuki ihtiyaçları farklı mıdır?Evet. Bir şirketin yurtdışında müşteri, tedarikçi, distribütör veya yatırımcılarla çalışmaya başlaması, hukuki risk yapısını önemli ölçüde değiştirebilir.Uluslararası ticari sözleşmelerde hangi ülke hukukunun uygulanacağı, uyuşmazlığın hangi mahkemede veya tahkim yoluyla çözüleceği, yabancı ülkede alınacak kararların icrası, ödeme ve teslim mekanizmaları ile farklı ülkelerin emredici düzenlemeleri birlikte değerlendirilmelidir.Bu nedenle uluslararası faaliyette bulunan şirketler açısından hukuki danışmanlık, yalnızca Türk hukukuna göre sözleşme hazırlanmasından ibaret değildir. Sınır aşan ticari ilişkinin bütünü ve olası uyuşmazlığın birden fazla hukuk düzeninde doğuracağı sonuçlar dikkate alınmalıdır.Şirketin kendi hukuk birimi varsa dışarıdan hukuk danışmanlığına ihtiyaç duyulur mu?Şirket bünyesinde hukuk müşaviri veya hukuk departmanının bulunması, dışarıdan hukuki destek alınmasına engel değildir.Şirket içi hukuk birimleri işletmenin günlük faaliyetlerini ve kurumsal yapısını yakından takip eder. Buna karşılık belirli uzmanlık gerektiren işlemler, büyük ölçekli projeler, uluslararası sözleşmeler, rekabet hukuku incelemeleri veya önemli uyuşmazlıklar bakımından dış hukuk danışmanlarından destek alınması tercih edilebilir.Bu durumda dış hukuk danışmanlığı şirket içi hukuk biriminin yerine geçmekten ziyade, ihtiyaç duyulan konularda tamamlayıcı bir uzmanlık ve değerlendirme mekanizması oluşturur.Her şirket için aynı hukuk danışmanlığı modeli uygun mudur?Hayır. Hukuk danışmanlığının kapsamı şirketin büyüklüğüne, sektörüne, çalışan sayısına, ticari ilişkilerinin niteliğine ve uluslararası faaliyetlerinin bulunup bulunmadığına göre belirlenmelidir.Yeni kurulmuş bir şirket ile farklı ülkelerde distribütör ağı bulunan bir üretim şirketinin hukuki ihtiyaçları aynı değildir. Benzer şekilde düzenlemeye tabi bir sektörde faaliyet gösteren şirket ile daha sınırlı ticari ilişkileri bulunan bir işletmenin risk alanları farklılaşacaktır.Bu nedenle kurumsal hukuk danışmanlığında standart bir hizmet listesinden ziyade, şirketin faaliyetlerinin incelenerek hukuki ihtiyaç ve risk alanlarının belirlenmesi daha işlevsel bir yaklaşım sunar.Hukuk danışmanına ne zaman başvurulmalıdır?Hukuk danışmanına yalnızca uyuşmazlık çıktıktan sonra başvurulması zorunlu değildir. Özellikle yüksek değerli veya uzun süreli sözleşmeler kurulmadan, yeni bir ortaklık veya yatırım ilişkisine girilmeden, şirket yapısını etkileyen kararlar alınmadan ve yeni bir pazara girilmeden önce hukuki değerlendirme yapılması önem taşıyabilir.Çünkü uyuşmazlık ortaya çıktıktan sonra hukuk çoğunlukla mevcut pozisyonu korumaya veya zararı sınırlandırmaya çalışır. İşlem öncesinde yapılan hukuki değerlendirmede ise tarafların hak ve yükümlülüklerinin henüz şekillendirilebilmesi mümkündür.Bu yönüyle önleyici hukuk danışmanlığının temel yaklaşımı “sorun çıktığında ne yapılacağı” kadar “sorunun ortaya çıkma ihtimalinin nasıl yönetileceği” sorusuna da cevap vermektir.

Devamını Oku

Uluslararası Çocuk Kaçırma

Uluslararası Çocuk Kaçırma Nedir? Çocuğun Türkiye’ye Getirilmesi veya Yurt Dışına Götürülmesi Halinde İade SüreciUluslararası çocuk kaçırma, günlük dilde kullanılan “çocuk kaçırma” kavramından farklı ve kendine özgü bir hukuki süreci ifade eder. Özellikle farklı ülkelerde yaşayan ebeveynler bakımından, anne veya babadan birinin çocuğu diğer ebeveynin velayet hakkını ihlal edecek şekilde başka bir ülkeye götürmesi veya çocuğu geçici olarak götürdüğü ülkeden geri getirmemesi, uluslararası çocuk kaçırma hükümlerinin uygulanmasına neden olabilir.1980 tarihli Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi, 16 yaşını tamamlamamış çocukların velayet hakkı ihlal edilerek başka bir ülkeye götürülmesi veya orada alıkonulması halinde uygulanabilecek uluslararası bir iade mekanizması öngörmektedir. Türkiye bakımından Sözleşmenin uygulanmasına ilişkin usul, 5717 sayılı Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yön ve Kapsamına Dair Kanun ile düzenlenmiştir.Bu süreçte temel amaç, velayetin hangi ebeveyne verilmesi gerektiğine karar vermek değil; hukuka aykırı şekilde değiştirilen durumun giderilmesi ve velayete ilişkin esas uyuşmazlığın kural olarak çocuğun mutad meskeninin bulunduğu ülkede çözümlenebilmesinin sağlanmasıdır.Anne veya babanın kendi çocuğunu başka bir ülkeye götürmesi uluslararası çocuk kaçırma sayılabilir mi?Evet. Çocuğun anne veya babası tarafından başka bir ülkeye götürülmüş olması, bu işlemin her durumda hukuka uygun olduğu anlamına gelmez.Örneğin Almanya’da anne ve babasıyla yaşayan bir çocuğun, annesi tarafından tatil amacıyla Türkiye’ye getirilmesi ve kararlaştırılan tarihte Almanya’ya geri götürülmemesi, gerekli şartların bulunması halinde haksız alıkoyma oluşturabilir.Aynı şekilde Türkiye’de mutad meskeni bulunan bir çocuğun diğer ebeveynin velayet hakkı ihlal edilerek yurt dışına götürülmesi de uluslararası çocuk kaçırma kapsamında değerlendirilebilir.Bu nedenle yalnızca çocuğu kimin götürdüğüne değil; çocuğun mutad meskeninin nerede bulunduğuna, velayet hakkının kapsamına, diğer ebeveynin bu hakkı fiilen kullanıp kullanmadığına ve götürme veya alıkoymanın hukuka uygun olup olmadığına bakılması gerekir.Uluslararası çocuk kaçırmada “mutad mesken” neden önemlidir?Mutad mesken, uluslararası çocuk kaçırma uyuşmazlıklarının temel kavramlarından biridir. Mutad mesken yalnızca çocuğun nüfusa kayıtlı olduğu, vatandaşı olduğu veya resmî ikamet adresinin bulunduğu ülke anlamına gelmez. Çocuğun kaçırılmadan veya alıkonulmadan önce hayatının fiilen merkezileştiği ülkenin belirlenmesi gerekir.Bu değerlendirmede çocuğun nerede ve ne kadar süredir yaşadığı, eğitimine nerede devam ettiği, aile ve sosyal çevresi ile somut olayın diğer özellikleri dikkate alınabilir.Lahey Sözleşmesi sisteminin temelinde de velayet hakkındaki esas uyuşmazlığın kural olarak çocuğun mutad meskeninin bulunduğu ülkede çözümlenmesi düşüncesi bulunmaktadır.Diğer ebeveynin izni olmadan çocuk yurt dışına çıkarılırsa mutlaka iade edilir mi?Hayır. Çocuğun diğer ebeveynin izni olmaksızın yurt dışına çıkarılmış olması önemli olmakla birlikte, iade kararı bakımından tek başına yeterli değildir.Öncelikle götürme veya alıkoymanın Lahey Sözleşmesi anlamında hukuka aykırı olup olmadığı belirlenir. Bunun için çocuğun mutad meskeninin bulunduğu ülkenin hukukuna göre mevcut velayet hakkının ihlal edilip edilmediği önem taşır.Çocuğun başka bir ülkeye başlangıçta hukuka uygun olarak götürülmüş olması da daha sonra haksız alıkoymanın gerçekleşmesini engellemez.Örneğin diğer ebeveynin çocuğun iki haftalık tatil için Türkiye’ye gelmesine izin vermiş olması, çocuğun bundan sonra Türkiye’de sürekli olarak yaşamasına da rıza gösterdiği anlamına gelmeyebilir.Çocuğun velayeti annedeyse uluslararası çocuk kaçırma yine de söz konusu olabilir mi?Somut olayın özelliklerine göre olabilir. “Çocuğun velayeti bende olduğu için istediğim ülkede yaşayabilirim” düşüncesi özellikle milletlerarası uyuşmazlıklarda her zaman doğru değildir. Mevcut velayet kararının kapsamı, diğer ebeveynin çocuk üzerindeki hakları, çocuğun yerleşim yerinin belirlenmesine ilişkin yetkiler, ortak velayet düzenlemeleri ve mutad mesken ülkesinin hukuku birlikte değerlendirilmelidir.Bu nedenle bir ebeveynin velayet hakkına sahip olması, çocuğun başka bir ülkeye götürülmesinin her durumda hukuka uygun olduğu sonucunu doğurmaz.Çocuğun iadesine karar verilmesi velayetin diğer ebeveyne verilmesi anlamına mı gelir?Hayır. Uluslararası çocuk kaçırma uyuşmazlıklarında en önemli ayrımlardan biri budur.Çocuğun iadesine ilişkin yargılamada esas olarak hangi ebeveynin daha iyi anne veya baba olduğu ya da çocuğun velayetinin kime verilmesi gerektiği karara bağlanmaz.Mahkeme, çocuğun hukuka aykırı biçimde başka bir ülkeye götürülüp götürülmediğini veya orada alıkonulup alıkonulmadığını ve Lahey Sözleşmesinde öngörülen iade mekanizmasının uygulanıp uygulanmayacağını inceler.Dolayısıyla çocuğun mutad mesken ülkesine iade edilmesine karar verilmesi, velayetin çocuğun iadesini isteyen ebeveyne verildiği anlamına gelmez. Velayete ilişkin esas uyuşmazlık ayrıca çözümlenir.Çocuğun Türkiye’ye getirilmesi halinde diğer ebeveyn ne yapabilir?Çocuğun mutad meskeni başka bir ülkedeyken Türkiye’ye hukuka aykırı biçimde götürüldüğünün veya Türkiye’de alıkonulduğunun ileri sürülmesi halinde, 1980 tarihli Lahey Sözleşmesi kapsamında çocuğun iadesi talep edilebilir.Türkiye’de Sözleşmenin uygulanmasına ilişkin usul 5717 sayılı Kanun ile düzenlenmiştir. Türkiye bakımından merkezî makam Adalet Bakanlığıdır ve süreç mahallî Cumhuriyet başsavcılıklarının da dahil olduğu özel bir mekanizma çerçevesinde yürütülmektedir.Gönüllü iadenin sağlanamaması halinde çocuğun iadesi konusunda aile mahkemesi önünde yargılama yapılması gündeme gelebilir.Uluslararası çocuk kaçırma dosyalarının klasik velayet davalarından ayrıldığı noktalardan biri de bu özel uluslararası işbirliği ve iade mekanizmasıdır.Çocuk her durumda mutad mesken ülkesine iade edilir mi?Hayır. Lahey Sözleşmesi çocuğun süratle mutad mesken ülkesine iadesini esas almakla birlikte, iadenin reddedilebileceği sınırlı istisnalar öngörmektedir.Bunların uygulamada en önemlilerinden biri Sözleşmenin 13/1-b maddesinde düzenlenen “ciddi risk” istisnasıdır.Çocuğun geri dönmesinin onu fiziksel veya psikolojik bir tehlikeye maruz bırakacağı veya başka bir şekilde müsamaha edilemeyecek bir duruma düşüreceği yönünde ciddi bir risk bulunması halinde mahkeme iade talebini reddedebilir.Ancak sıradan güçlükler veya soyut ihtimaller bu istisnanın uygulanması bakımından yeterli değildir. İleri sürülen riskin somut olay bakımından ciddi ve gerçek bir nitelik taşıması gerekir.Çocuğun Türkiye’deki yeni hayatına alışmış olması iadeyi engeller mi?Çocuğun yeni çevresine alışmış olması tek başına iade talebinin reddedilmesi sonucunu doğurmaz.Çocuğun Türkiye’de okula başlaması, arkadaş çevresi edinmesi veya burada yaşamaktan memnun olması elbette somut olayın koşulları içerisinde önem taşıyabilir. Bununla birlikte iade yargılamasının amacı, çocuğun hangi ülkede daha iyi yaşam koşullarına sahip olacağını belirlemek değildir.Çocuğun yeni çevresine uyum sağlamasının hangi koşullarda iadeye engel oluşturabileceği; başvurunun zamanı, çocuğun yaşı ve olgunluğu ile somut olayın diğer özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir.Çocuk geri dönmek istemiyorsa ne olur?Çocuğun görüşü belirli koşullarda iade yargılamasında dikkate alınabilir.Ancak çocuğun yalnızca “geri dönmek istemiyorum” şeklindeki beyanı otomatik olarak iade talebinin reddedilmesi anlamına gelmez.Çocuğun yaşı ve olgunluk derecesi, görüşünü bağımsız biçimde oluşturabilecek durumda olup olmadığı ve geri dönmeye yönelik itirazının nedenleri birlikte değerlendirilir.Bu nedenle özellikle belirli bir yaş ve olgunluğa ulaşmış çocukların dinlenmesi, uluslararası çocuk kaçırma uyuşmazlıklarında önem taşıyabilir.Aile içi şiddet varsa çocuk yine de iade edilir mi?Aile içi şiddet, uluslararası çocuk kaçırma hukukunun en hassas konularından biridir.Şiddetin doğrudan çocuğa yönelmiş olması halinde, çocuğun fiziksel veya psikolojik bir tehlikeyle karşılaşması bakımından ciddi risk istisnası gündeme gelebilir.Bununla birlikte şiddetin doğrudan çocuğa değil, çocuğu başka ülkeye götüren ebeveyne yönelmiş olması da tamamen değerlendirme dışında değildir. Ebeveyne yönelik şiddetin çocuk üzerindeki etkileri ve çocuğun iade edilmesi halinde ortaya çıkabilecek koşullar somut olay çerçevesinde incelenmelidir.Ayrıca çocuğun mutad meskeninin bulunduğu ülkede mevcut koruma tedbirlerinin yalnızca hukuken var olup olmadığı değil, somut olay bakımından yeterli ve etkili bir koruma sağlayıp sağlayamayacağı da önem taşıyabilir.Çocuk Türkiye’den başka bir ülkeye götürülmüşse Türkiye’den başvuru yapılabilir mi?Evet. Lahey Sözleşmesi yalnızca yurt dışından Türkiye’ye getirilen çocuklar bakımından uygulanmaz.Çocuğun mutad meskeni Türkiye’deyken başka bir taraf devlete hukuka aykırı biçimde götürülmesi veya o ülkede alıkonulması halinde de iade mekanizmasına başvurulabilir.Bu durumda Türkiye ile çocuğun bulunduğu devlet arasında Sözleşmenin uygulanabilir olup olmadığı, çocuğun mutad meskeni, mevcut velayet hakkının kapsamı ve götürme veya alıkoymanın hukuka aykırılığı ayrı ayrı değerlendirilmelidir.Uluslararası çocuk kaçırma durumunda neden hızlı hareket edilmelidir?Uluslararası çocuk kaçırma uyuşmazlıklarında zaman hukuken önem taşır. Lahey Sözleşmesinin temel amaçlarından biri, hukuka aykırı götürme veya alıkoyma sonucunda ortaya çıkan fiilî durumun zaman içerisinde kalıcılaşmasını önlemektir.Bu nedenle çocuğun başka bir ülkeye götürüldüğünün veya kararlaştırılan tarihte geri getirilmediğinin anlaşılması halinde gecikmeden hukuki durumun değerlendirilmesi önemlidir.Çocuğun mutad meskeni, mevcut velayet kararları, seyahat tarihleri, diğer ebeveyn tarafından verilen izin veya rızanın kapsamı, taraflar arasındaki yazışmalar, çocuğun bulunduğu yer ve ilgili ülkeler arasındaki uluslararası sözleşmeler sürecin başında tespit edilmesi gereken başlıca hususlardır.

Devamını Oku

Franchise Sözleşmesi

Franchise Sözleşmesi Nedir? Franchise Sözleşmesi Hazırlanırken Nelere Dikkat Edilmelidir?Franchise sözleşmeleri, bir işletmenin oluşturduğu marka, işletme modeli, organizasyon yapısı ve ticari bilgi birikiminin belirli koşullar altında başka bir işletme tarafından kullanılmasına imkân veren sözleşmelerdir. Özellikle yeme-içme, perakende, eğitim, sağlık, hizmet ve konaklama sektörlerinde yaygın olarak kullanılan franchise modeli, işletmelerin farklı şehirlerde veya ülkelerde aynı sistem ve standartlar çerçevesinde faaliyet göstermesini sağlar.Franchise ilişkisi yalnızca bir markanın kullanılmasına izin verilmesinden ibaret değildir. Taraflar arasında uzun süreli ve sürekli bir ticari ilişki kurulması; franchise alanın belirli işletme standartlarına uyması, franchise verenin ise sistemin işleyişine ilişkin bilgi ve desteği sağlaması söz konusudur.Bu nedenle franchise sözleşmesinin hazırlanmasında yalnızca franchise bedeli ve sözleşme süresinin belirlenmesi yeterli değildir. Marka kullanımı, bölgesel münhasırlık, rekabet yasağı, gizlilik, denetim, tedarik, reklam giderleri, sözleşmenin sona ermesi ve sona erme sonrasındaki yükümlülüklerin açık biçimde düzenlenmesi gerekir.Franchise sözleşmesi nedir?Franchise sözleşmesi, franchise verenin sahip olduğu veya kullanma hakkına sahip bulunduğu marka, işletme sistemi, know-how ve diğer ticari unsurları belirli şartlarla franchise alana kullandırdığı; franchise alanın ise sistemi belirlenen standartlara uygun şekilde işletmeyi ve kararlaştırılan bedelleri ödemeyi üstlendiği sürekli borç ilişkisi doğuran bir sözleşmedir.Türk hukukunda franchise sözleşmesi, bütün unsurlarıyla özel olarak düzenlenmiş tipik bir sözleşme değildir. Bu nedenle tarafların hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesinde sözleşme hükümleri özel önem taşır. Somut ilişkinin niteliğine göre Türk Borçlar Kanunu, Türk Ticaret Kanunu, rekabet hukuku düzenlemeleri ve fikrî ve sınai haklara ilişkin hükümler de uygulama alanı bulabilir.Franchise sözleşmesinde hangi hususlar düzenlenmelidir?Her franchise sisteminin özellikleri farklı olmakla birlikte sözleşmede tarafların temel hak ve yükümlülüklerinin tereddüde yer bırakmayacak şekilde belirlenmesi gerekir.Özellikle franchise kapsamındaki marka ve diğer hakların kullanım şekli, işletmenin faaliyet göstereceği bölge, sözleşmenin süresi ve yenilenme şartları, giriş bedeli ve dönemsel franchise ücretleri, ciro üzerinden ödeme yapılacaksa hesaplama yöntemi, reklam ve pazarlama giderleri, ürün veya hizmet standartları, tedarik sistemi, eğitim ve operasyon desteği, denetim yetkileri, gizlilik, rekabet yasağı, fesih sebepleri ve sözleşmenin sona ermesinin sonuçları açıkça düzenlenmelidir.Franchise ilişkisinde uyuşmazlıkların önemli bir kısmı sözleşmenin kurulmasından çok, tarafların sözleşme süresince hangi yükümlülükleri ne ölçüde yerine getirmek zorunda olduklarının yeterince belirlenmemesinden kaynaklanmaktadır.Franchise bedeli nasıl belirlenir?Franchise ilişkisinde tek bir ödeme modeli bulunmamaktadır. Taraflar başlangıçta bir giriş bedeli belirleyebilecekleri gibi franchise alanın cirosu üzerinden belirli bir oranda sürekli ödeme yapılmasını da kararlaştırabilirler. Bunların yanında reklam katkı payı, eğitim giderleri, yazılım veya sistem kullanım bedelleri gibi farklı ödeme kalemleri de öngörülebilir.Sözleşmede yalnızca ödeme miktarının değil; bedelin hesaplanma yöntemi, ödeme zamanı, vergiler, gecikme halinde uygulanacak hükümler ve varsa ciro bilgilerinin denetlenmesine ilişkin usulün de belirlenmesi önemlidir.Özellikle ciro üzerinden hesaplanan franchise bedellerinde, “ciro” kavramının sözleşmede açıkça tanımlanmaması ileride önemli uyuşmazlıklara neden olabilir.Franchise alan belirli bir bölgede tek yetkili olabilir mi?Taraflar franchise alana belirli bir coğrafi bölgede münhasır faaliyet hakkı tanınmasını kararlaştırabilirler. Ancak münhasırlığın kapsamının sözleşmede açıkça gösterilmesi gerekir.Örneğin belirli bir il veya ilçede başka bir franchise işletmesi açılmayacağının kararlaştırılması tek başına yeterli olmayabilir. Franchise verenin aynı bölgede doğrudan satış yapıp yapamayacağı, internet satışlarının nasıl değerlendirileceği ve farklı satış kanallarının münhasırlık kapsamında bulunup bulunmadığı ayrıca düzenlenmelidir.Bölgesel koruma hükümleri hazırlanırken rekabet hukuku sınırlamalarının da dikkate alınması gerekir.Franchise veren ürünlerin yalnızca belirli tedarikçilerden alınmasını şart koşabilir mi?Franchise sisteminin belirli kalite ve standartları koruyabilmesi amacıyla ürün veya hizmetlerin belirli özellikleri taşıması ya da belirli tedarikçilerden temin edilmesi öngörülebilir.Ancak franchise alanın satın alma kaynaklarının sınırlandırılması rekabet hukuku bakımından ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konudur. Tedarik zorunluluğunun kapsamı, süresi ve franchise sisteminin korunması bakımından gerekliliği önem taşır.Bu nedenle özellikle kapsamlı ve uzun süreli tedarik yükümlülüklerinin yalnızca ticari ihtiyaçlar bakımından değil, rekabet hukuku yönünden de incelenmesi gerekir.Franchise sözleşmesinde rekabet yasağı getirilebilir mi?Franchise sözleşmelerinde franchise alanın sözleşme süresince rakip bir işletme yürütmemesine ilişkin hükümler sıklıkla yer almaktadır. Bunun yanında sözleşme sona erdikten sonraki dönem için de rekabet yasağı öngörülebilir.Ancak rekabet yasağının kapsamı sınırsız şekilde belirlenemez. Yasağın süresi, coğrafi kapsamı, kapsadığı faaliyetler ve franchise sisteminin know-how'ının korunması bakımından gerekliliği özellikle rekabet hukuku açısından değerlendirilmelidir.Sözleşme sona erdikten sonraki döneme ilişkin rekabet yasakları bakımından daha sıkı sınırlamalar söz konusu olabileceğinden, standart bir rekabet yasağı hükmünün her franchise ilişkisine aynen uygulanması uygun değildir.Franchise sözleşmesinde gizlilik ve know-how nasıl korunmalıdır?Franchise sisteminin ekonomik değerinin önemli bir bölümü işletme modeli, operasyon yöntemleri, fiyatlandırma sistemleri, müşteri yönetimi, reçeteler, teknik bilgiler ve benzeri ticari bilgi birikiminden kaynaklanabilir.Bu nedenle gizlilik yükümlülüğünün yalnızca genel bir hüküm olarak düzenlenmesi yerine hangi bilgilerin gizli kabul edildiğinin, bilgilerin hangi amaçlarla kullanılabileceğinin ve sözleşme sona erdikten sonra gizlilik yükümlülüğünün devam edip etmeyeceğinin belirlenmesi gerekir.Özellikle know-how'ın korunması bakımından franchise alanın çalışanları, yöneticileri ve bağlantılı kişileri tarafından bilgiye erişimin nasıl yönetileceği de sözleşmesel düzenlemenin bir parçası olabilir.Franchise veren franchise alanı denetleyebilir mi?Franchise sisteminin temel özelliklerinden biri, farklı işletmelerde belirli bir standardın korunmasıdır. Bu nedenle franchise verene işletmenin belirli yönlerini denetleme yetkisi tanınabilir.Denetimin kapsamı sözleşmede açıkça belirlenmelidir. Ürün ve hizmet kalitesi, işletme standartları, marka kullanımı, muhasebe ve ciro kayıtları veya müşteri hizmetleri gibi alanlarda denetim öngörülebilir.Bununla birlikte denetim yetkisinin franchise alanın hukuken bağımsız bir işletme olduğu gerçeğini ortadan kaldıracak şekilde düzenlenmemesi önem taşır.Franchise sözleşmesi nasıl sona erdirilebilir?Franchise sözleşmesi belirli veya belirsiz süreli olarak kurulabilir. Sözleşmenin sona erme şekli de buna göre farklılık gösterebilir.Sözleşmede olağan fesih imkânı, haklı nedenle derhal fesih sebepleri, ihlalin giderilmesi için süre verilip verilmeyeceği ve fesih bildiriminin şekli açıkça düzenlenmelidir.Franchise bedellerinin ödenmemesi, marka standartlarının ağır biçimde ihlal edilmesi, gizli bilgilerin açıklanması veya franchise sisteminin itibarına ciddi zarar veren davranışlar somut sözleşmenin niteliğine göre fesih sebebi olarak düzenlenebilir.Ancak sözleşmede bir durumun fesih sebebi olarak gösterilmiş olması, her somut olayda feshin sonuçlarının aynı olacağı anlamına gelmez. Feshin dayanağı, tarafların kusuru ve sözleşmenin niteliği ayrıca değerlendirilmelidir.Franchise sözleşmesi sona erdiğinde ne olur?Franchise ilişkisinde sözleşmenin sona ermesinden sonraki dönem, en az sözleşmenin devam ettiği dönem kadar önemlidir.Franchise alanın markayı ve franchise sistemine ait işaretleri kullanmayı bırakması, tabela ve kurumsal kimlik unsurlarını kaldırması, kendisine teslim edilen dokümanları iade etmesi veya imha etmesi, gizli bilgileri kullanmaması ve varsa geçerli rekabet yasağına uyması gerekebilir.Taraflar arasında devam eden borçların, stokların, siparişlerin, müşteri verilerinin ve dijital hesapların ne şekilde tasfiye edileceğinin de sözleşmede önceden düzenlenmesi uyuşmazlık riskini azaltır.Yurt dışındaki bir marka ile franchise sözleşmesi yapılırken nelere dikkat edilmelidir?Uluslararası franchise sözleşmelerinde yalnızca franchise sisteminin ticari şartlarının belirlenmesi yeterli değildir. Sözleşmeye hangi ülke hukukunun uygulanacağı ve uyuşmazlıkların hangi ülke mahkemelerinde veya tahkim yoluyla çözümleneceği ayrıca önem taşır.Tarafların farklı ülkelerde bulunması halinde marka hakları, rekabet hukuku, vergi yükümlülükleri, döviz üzerinden ödemeler, know-how aktarımı ve doğrudan uygulanan kurallar gibi konular da gündeme gelebilir.Sözleşmede yabancı bir hukukun seçilmiş olması, Türkiye'de faaliyet gösteren franchise işletmesi bakımından Türk hukukunun emredici veya doğrudan uygulanan hükümlerinin hiçbir şekilde uygulanmayacağı anlamına gelmez.Bu nedenle uluslararası franchise ilişkilerinde uygulanacak hukuk ve uyuşmazlık çözüm yönteminin, sözleşmenin diğer hükümlerinden bağımsız bir “standart madde” olarak değil, ilişkinin bütünü dikkate alınarak belirlenmesi gerekir.Franchise uyuşmazlıklarında tahkim kararlaştırılabilir mi?Taraflar, hukuken tahkime elverişli franchise uyuşmazlıklarının tahkim yoluyla çözülmesini kararlaştırabilirler. Özellikle uluslararası franchise ilişkilerinde tahkim, uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak tercih edilebilmektedir.Tahkim şartının hazırlanmasında tahkim yeri, uygulanacak tahkim kuralları, hakem sayısı, tahkim dili ve sözleşmeye uygulanacak hukuk gibi hususların birbiriyle uyumlu şekilde belirlenmesi önemlidir.Ayrıca tahkim şartının varlığı, franchise ilişkisinden kaynaklanan her uyuşmazlığın mutlaka tahkim yoluyla çözülebileceği anlamına gelmez. Uyuşmazlığın tahkime elverişliliği ve üçüncü kişilere etkisi ayrıca değerlendirilmelidir.Franchise sözleşmesi imzalanmadan önce neden hukuki inceleme yapılmalıdır?Franchise sözleşmeleri çoğunlukla uzun süreli ticari ilişkiler kurar ve taraflar bakımından önemli mali yükümlülükler doğurur. Bu nedenle sözleşmenin yalnızca uyuşmazlık ortaya çıktıktan sonra değerlendirilmesi yerine, imza öncesinde hukuki ve ticari risklerin belirlenmesi önem taşır.Özellikle franchise bedelleri, bölgesel münhasırlık, asgari satış veya satın alma taahhütleri, tedarik zorunlulukları, rekabet yasağı, cezai şartlar, fesih hükümleri, marka kullanımı ve sözleşme sonrası yükümlülükler imza öncesinde değerlendirilmesi gereken başlıca konulardır.Uluslararası franchise sözleşmelerinde ise bunlara ek olarak uygulanacak hukuk, yetkili mahkeme veya tahkim şartı ve sözleşmenin farklı ülkelerde doğuracağı hukuki sonuçlar birlikte ele alınmalıdır.

Devamını Oku

Sürdürülebilirlik ve ESG

Sürdürülebilirlik Artık Sadece Raporlama Değil: Şirketler İçin ESG, Tedarik Zinciri ve Yeni Hukuki RisklerSürdürülebilirlik, yakın zamana kadar şirketler açısından büyük ölçüde çevresel sorumluluk, kurumsal sosyal sorumluluk veya gönüllü raporlama başlıkları altında ele alınıyordu. Günümüzde ise bu yaklaşım önemli ölçüde değişmiştir. İklim politikaları, sürdürülebilirlik raporlama standartları, karbon düzenlemeleri, kurumsal özen yükümlülükleri ve uluslararası tedarik zincirlerine ilişkin yeni kurallar; sürdürülebilirliği şirketlerin sözleşmelerini, finansmana erişimini, tedarikçi ilişkilerini, kurumsal yönetimini ve uluslararası ticaretini etkileyen bir hukuki uyum alanına dönüştürmektedir.Bu dönüşümün önemli sonuçlarından biri de sürdürülebilirlik düzenlemelerinin yalnızca doğrudan düzenleme kapsamındaki büyük şirketleri ilgilendirmemesidir. Bir Türk şirketi herhangi bir sürdürülebilirlik raporlama yükümlülüğüne doğrudan tabi olmasa dahi; Avrupa Birliği’ndeki müşterisi, ana tedarikçisi, finansman sağlayıcısı veya içinde bulunduğu değer zinciri nedeniyle ESG verisi sunmak, belirli çevresel ve sosyal standartlara uyacağını taahhüt etmek veya sözleşmelerini bu doğrultuda düzenlemek durumunda kalabilir.Dolayısıyla şirketler açısından sorulması gereken soru artık yalnızca “Sürdürülebilirlik raporu hazırlamak zorunda mıyız?” değildir. Asıl soru, “Sürdürülebilirlik dönüşümü şirketimizin hukuki ilişkilerini nasıl etkiliyor?” olmalıdır.ESG nedir ve neden hukuki bir konu hâline gelmiştir?ESG; çevresel (Environmental), sosyal (Social) ve yönetişim (Governance) unsurlarının şirket faaliyetlerinde birlikte değerlendirilmesini ifade eder.Çevresel boyutta iklim değişikliği, sera gazı emisyonları, enerji ve kaynak kullanımı, atık yönetimi ve çevresel etkiler; sosyal boyutta çalışan hakları, iş sağlığı ve güvenliği, insan hakları ve tedarik zincirindeki çalışma koşulları; yönetişim boyutunda ise şirket yönetimi, iç kontrol, etik kurallar, risk yönetimi ve hesap verebilirlik gibi konular gündeme gelir.Bu nedenle ESG yalnızca çevre hukukunun konusu değildir. Şirketler hukuku, sözleşmeler hukuku, iş hukuku, rekabet hukuku, finansman, uluslararası ticaret ve milletlerarası özel hukukla kesişen çok yönlü bir hukuki alan oluşturmaktadır.Türkiye Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları da sürdürülebilirlik açıklamalarını yalnızca çevresel verilerle sınırlamamakta; yönetişim, strateji, risk yönetimi ile metrikler ve hedefleri sürdürülebilirlik raporlamasının temel unsurları arasında ele almaktadır.Türkiye’de sürdürülebilirlik raporlaması şirketler için ne ifade ediyor?Türkiye’de sürdürülebilirlik raporlamasının temel çerçevesini Türkiye Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları (TSRS) oluşturmaktadır.TSRS kapsamında şirketlerden yalnızca geçmişte gerçekleştirdikleri sürdürülebilirlik faaliyetlerini açıklamaları beklenmemektedir. Sürdürülebilirlikle bağlantılı risk ve fırsatların şirketin stratejisi, faaliyetleri, finansal durumu ve gelecekteki finansmana erişimi üzerindeki etkilerinin de değerlendirilmesi söz konusudur.Başka bir ifadeyle sürdürülebilirlik, şirket faaliyet raporunun sonuna eklenen bağımsız bir “çevre” başlığından ibaret değildir. Kurumsal yönetim, şirket stratejisi ve risk yönetiminin bir parçası hâline gelmektedir.TSRS kapsamında olmayan şirketlerin sürdürülebilirlikle ilgilenmesine gerek var mı?Evet. Türkiye’deki birçok şirket ve özellikle KOBİ bakımından konunun en önemli yönlerinden biri burada ortaya çıkmaktadır.Bir şirketin doğrudan TSRS kapsamında bulunmaması, sürdürülebilirlik yükümlülüklerinden ekonomik veya hukuki olarak etkilenmeyeceği anlamına gelmez.Bunun temel nedenlerinden biri değer zinciri etkisidir.Örneğin Türkiye’de faaliyet gösteren bir üretici doğrudan sürdürülebilirlik raporu hazırlamakla yükümlü olmayabilir. Ancak ürünlerini Avrupa’daki büyük bir şirkete satıyorsa müşterisi, kendi raporlama veya özen yükümlülüklerini yerine getirebilmek amacıyla Türk tedarikçiden emisyon, enerji tüketimi, çalışma koşulları veya tedarik zinciri hakkında bilgi talep edebilir.Dolayısıyla bir şirket doğrudan raporlama kapsamına girmese dahi müşterileri, finansman sağlayıcıları veya uluslararası tedarik zincirindeki konumu nedeniyle sürdürülebilirlik sisteminin bir parçası hâline gelebilir.Bu durum sürdürülebilirliğin şirketler açısından yalnızca bir kamu hukuku yükümlülüğü değil, aynı zamanda giderek daha fazla bir özel hukuk ve sözleşme ilişkisi meselesine dönüştüğünü göstermektedir.AB ile çalışan Türk şirketleri neden özellikle dikkat etmeli?Avrupa Birliği’nin sürdürülebilirlik politikaları yalnızca AB’de kurulu şirketler üzerinde sonuç doğurmamaktadır. AB ile ticaret yapan Türk şirketleri bakımından da sürdürülebilirlik düzenlemelerinin doğrudan veya dolaylı etkileri ortaya çıkabilmektedir.Bu kapsamda özellikle Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM/SKDM), sürdürülebilirlik raporlaması ve kurumsal sürdürülebilirlik özen yükümlülüğüne ilişkin düzenlemeler önem taşımaktadır.CBAM’ın kesin uygulama dönemi 1 Ocak 2026 tarihinde başlamıştır. Mevcut sistem özellikle çimento, demir-çelik, alüminyum, gübre, elektrik ve hidrojen gibi karbon yoğun sektörlerdeki belirli ürünleri kapsamaktadır.Türk ihracatçılar bakımından meselenin etkisi yalnızca olası karbon maliyetinden ibaret değildir. AB’deki ithalatçının yerine getirmek zorunda olduğu yükümlülükler, Türk üretici veya tedarikçiden doğru ve doğrulanabilir emisyon verilerinin temin edilmesini gerektirebilir.Bunun sonucu olarak veri sağlama, doğrulama, iş birliği ve sorumluluk hükümleri uluslararası ticari sözleşmelere taşınabilir.Dolayısıyla bir AB düzenlemesinin doğrudan muhatabı olmayan Türk şirketi dahi düzenlemenin sözleşmesel ve ticari etkileriyle karşılaşabilir.CSDDD Türk şirketlerini ilgilendirir mi?Avrupa Birliği’nin Kurumsal Sürdürülebilirlik Özen Yükümlülüğü Direktifi (CSDDD), şirket faaliyetlerinin insan hakları ve çevre üzerindeki olumsuz etkilerinin belirlenmesi ve ele alınmasına ilişkin yükümlülükler öngören bir düzenleyici çerçeve oluşturmaktadır.Türk şirketleri açısından önemli nokta, sürdürülebilirlik yükümlülüklerinin uluslararası ticari ilişkiler ve faaliyet zincirleri aracılığıyla sınır ötesi sonuçlar doğurabilmesidir.Bir Türk şirketinin doğrudan CSDDD kapsamına girmemesi, düzenlemenin şirket bakımından hiçbir sonuç doğurmayacağı anlamına gelmeyebilir. Düzenleme kapsamındaki bir Avrupa şirketi, kendi özen yükümlülüklerini yerine getirirken iş ilişkisi içerisinde bulunduğu şirketlerden bilgi, belge, sözleşmesel güvence veya belirli sürdürülebilirlik standartlarına uyum talep edebilir.Böylece Avrupa Birliği hukukundan kaynaklanan bir sürdürülebilirlik yükümlülüğü, uluslararası tedarik zinciri üzerinden Türk şirketinin sözleşmelerine kadar ulaşabilir.ESG ticari sözleşmeleri nasıl değiştiriyor?Sürdürülebilirlik dönüşümünün şirketler açısından en somut hukuki sonuçlarından biri ticari sözleşmelerde görülmektedir.Uluslararası tedarik, üretim, satın alma, distribütörlük ve finansman sözleşmelerinde geleneksel fiyat, teslim ve ödeme hükümlerinin yanında sürdürülebilirliğe ilişkin yeni yükümlülüklerle karşılaşılmaktadır.Bir sözleşmede tedarikçiden belirli çevresel veya sosyal standartlara uyum, karbon ve emisyon verilerinin sağlanması, kendi alt tedarikçilerinin belirli standartlara uygunluğunun gözetilmesi, tedarikçi davranış kurallarına (Supplier Code of Conduct) uyulması veya tespit edilen ESG ihlallerinin belirli süre içerisinde giderilmesi istenebilir.Hukuki açıdan asıl önemli mesele ise bu yükümlülüklerin ihlali hâlinde ortaya çıkacak sonuçlardır.ESG taahhüdünün kapsamı, yanlış veya eksik verilen sürdürülebilirlik verisinin sorumluluk doğurup doğurmayacağı, denetim hakkının sınırları, alt tedarikçilerin davranışlarından kaynaklanan risklerin nasıl paylaştırılacağı ve uyumsuzluğun sözleşmenin askıya alınmasına veya feshine imkân verip vermeyeceği sözleşmede açık biçimde düzenlenmelidir.Bu nedenle şirketlerin önüne gelen “ESG clause”, “sustainability clause” veya “Supplier Code of Conduct” hükümlerinin standart uyum metinleri olarak değerlendirilmeden önce hukuki sonuçlarının incelenmesi önem taşımaktadır.Şirket kendi tedarikçilerine de ESG yükümlülükleri getirmeli mi?Bu husus şirketin kendi müşterilerine karşı üstlendiği yükümlülüklerin kapsamına göre değerlendirilmelidir.Bir şirket müşterisine karşı tedarik zincirinin tamamını ilgilendiren bir taahhütte bulunuyorsa, bu yükümlülüğü kendi alt tedarikçileriyle yaptığı sözleşmelere yansıtmaması önemli bir sözleşmesel risk oluşturabilir.Örneğin bir Türk üretici, yabancı müşterisine ürünlerin belirli çevresel ve sosyal standartlara uygun şekilde üretildiğini taahhüt etmiş; ancak hammaddesini temin ettiği alt tedarikçisiyle yaptığı sözleşmede buna ilişkin herhangi bir düzenlemeye yer vermemiş olabilir.Bu durumda şirket, müşterisine karşı üstlendiği yükümlülüğü kendi tedarik zincirinde sözleşmesel olarak güvence altına almamış olur.Dolayısıyla sürdürülebilirlik açısından sözleşme incelemesi yalnızca müşterinin gönderdiği sözleşmenin değerlendirilmesinden ibaret değildir. Şirketin üstlendiği yükümlülüklerin tedarik zincirinin alt kademelerine sözleşmesel olarak aktarılıp aktarılmadığının da incelenmesi gerekir.ESG şirketlerin finansmana erişimini etkiliyor mu?Evet. Sürdürülebilirlik kriterleri giderek kredi ve yatırım kararlarının da bir parçası hâline gelmektedir.Özellikle sürdürülebilir ve yeşil finansman araçlarında şirketlerin çevresel ve sosyal performansı, finansmanın kullanım amacı, belirli sürdürülebilirlik hedeflerinin gerçekleştirilmesi ve bunların raporlanması önem taşıyabilmektedir.Uluslararası kaynaklı finansmanlarda şirketlerden çevresel ve sosyal riskler, çalışma koşulları, tedarik zinciri, yüklenici yönetimi ve şirket politikalarına ilişkin bilgi ve taahhütler de talep edilebilir.Bu yükümlülüklerin kredi ve finansman sözleşmelerine yansıması mümkündür.Bu nedenle sürdürülebilirlik, şirket açısından yalnızca bir uyum maliyeti olarak değil, finansmana erişim ve finansman koşullarının belirlenmesi bakımından da değerlendirilmelidir.Sürdürülebilirlik beyanları şirket açısından sorumluluk doğurabilir mi?Şirketlerin sürdürülebilirlik konusunda kamuya veya ticari muhataplarına yaptıkları açıklamalar hukuki sonuç doğurabilir.Bir şirketin internet sitesinde, faaliyet raporunda, ürün tanıtımında veya yatırımcı iletişiminde “karbon nötr”, “çevre dostu”, “sürdürülebilir” veya “etik tedarik zinciri” gibi ifadeler kullanması, bu açıklamaların hukuki değerlendirme dışında kalacağı anlamına gelmez.Gerçekte karşılığı bulunmayan veya yeterli verilerle desteklenemeyen çevresel iddialar “greenwashing”, diğer bir ifadeyle yeşil aklama tartışmalarını gündeme getirebilir.Somut olayın özelliklerine göre tüketici hukuku, reklam hukuku, haksız rekabet, sermaye piyasası düzenlemeleri veya sözleşmesel sorumluluk bakımından farklı hukuki sonuçlar ortaya çıkabilir.Bu nedenle şirketin sürdürülebilirlik stratejisinin hukuk, finans, insan kaynakları, satın alma ve iletişim birimlerinden birbirinden bağımsız şekilde yürütülmemesi; şirketin dışarıya yönelik beyanları ile fiilî uygulamalarının birbiriyle uyumlu olması önemlidir.ESG uyumu için şirketler nereden başlamalı?Her şirket için aynı ESG modelinin uygulanması gerekli veya uygun değildir.Öncelikle şirketin faaliyet alanı ve sürdürülebilirlikle bağlantılı hukuki riskleri belirlenmelidir. İhracat yapılan ülkeler, müşterilerin niteliği, tedarik zincirinin yapısı, finansman kaynakları, mevcut sözleşmeler, karbon yoğunluğu, çalışan yapısı ve şirketin tabi olduğu sektörel düzenlemeler birlikte değerlendirilmelidir.Ardından şirketin hangi düzenlemelere doğrudan tabi olduğu, hangi yükümlülüklerden ticari ilişkileri nedeniyle dolaylı olarak etkilendiği ve hangi alanlarda gönüllü sürdürülebilirlik politikaları geliştirdiği birbirinden ayrılmalıdır.Bu ayrım önemlidir. Sürdürülebilirlik alanında her şirket için aynı mevzuat, aynı raporlama standardı veya aynı sözleşme hükümleri uygulanmaz.Etkili bir sürdürülebilirlik uyum çalışması bu nedenle yalnızca “ESG Politikası” başlıklı bir dokümanın hazırlanmasından ibaret değildir. Şirketin kurumsal yönetiminden sözleşmelerine, tedarik zincirinden risk yönetimine ve dışarıya yaptığı açıklamalara kadar uzanan bütüncül bir değerlendirmeyi gerektirir.

Devamını Oku

Yabancı Mahkeme Kararlarının Tanınması ve Tenfizi

Yabancı Mahkeme Kararlarının Türkiye’de Tanınması ve TenfiziYabancı bir ülkede verilen mahkeme kararının Türkiye’de kendiliğinden aynı hukuki sonuçları doğurması veya doğrudan icra edilmesi kural olarak mümkün değildir. Yabancı mahkeme kararının Türkiye’de kesin hüküm veya kesin delil etkisi doğurması için tanınması; kararın Türkiye’de cebri icraya konu edilmesi gerekiyorsa tenfiz edilmesi gündeme gelir.Yabancı ülkelerde verilen boşanma, nafaka, tazminat ve alacak kararlarının yanı sıra ticari uyuşmazlıklara, şirket ilişkilerine ve diğer özel hukuk uyuşmazlıklarına ilişkin kararların Türkiye’de sonuç doğurabilmesi, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun başta olmak üzere ilgili milletlerarası sözleşmeler ve diğer mevzuat çerçevesinde değerlendirilir.BİRGE LEGAL, yabancı mahkeme kararlarının Türkiye’de tanınması ve tenfizi, kararın Türkiye’de doğuracağı hukuki sonuçların belirlenmesi ve tenfiz sonrasında gerekli icra işlemlerinin yürütülmesi süreçlerinde hukuki danışmanlık ve dava takibi hizmeti sunmaktadır.Tanıma ve Tenfiz Arasındaki Fark Nedir?Tanıma ve tenfiz, yabancı mahkeme kararlarının Türkiye’de etki doğurmasını sağlayan iki farklı hukuki mekanizmadır.Tanıma, yabancı mahkeme kararının Türkiye’de kesin hüküm veya kesin delil etkisinin kabul edilmesini sağlar. Kararın cebri icrasının gerekmediği durumlarda tanıma yeterli olabilir. Yabancı bir mahkeme tarafından verilen boşanma kararının Türkiye’de hukuki sonuç doğurması bunun en bilinen örneklerinden biridir.Tenfiz ise yabancı mahkeme kararına Türkiye’de icra kabiliyeti kazandırır. Yabancı mahkeme kararına dayanılarak Türkiye’de para tahsil edilmesi, borçlunun malvarlığına yönelik cebri icra işlemlerine başvurulması veya kararın icrai hükümlerinin yerine getirilmesi gerekiyorsa tenfiz gündeme gelir.Bu nedenle yabancı bir karar bakımından ilk olarak kararın Türkiye’de hangi hukuki sonucu doğurmasının istendiğinin belirlenmesi gerekir.Hangi Yabancı Mahkeme Kararları Türkiye’de Tanınabilir veya Tenfiz Edilebilir?MÖHUK m.50 uyarınca, yabancı mahkemeler tarafından hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilâmların Türkiye’de icra olunabilmesi, yetkili Türk mahkemesi tarafından tenfiz kararı verilmesine bağlıdır.Bununla birlikte her yabancı makam kararı aynı hukuki niteliğe sahip değildir. Kararın verildiği makam, kararın niteliği, kesinleşip kesinleşmediği, icra edilebilirliği ve Türk hukukunda hangi sonucu doğurmasının talep edildiği ayrı ayrı değerlendirilmelidir.Özellikle yabancı hukuk sistemlerinde mahkeme hâkimi dışında başka yargısal makam veya görevliler tarafından verilen kararlar bakımından, söz konusu kararın MÖHUK anlamında yabancı mahkeme ilâmı niteliği taşıyıp taşımadığı ayrıca önem kazanabilir.Dolayısıyla yabancı bir belgenin üzerinde “karar” ibaresinin bulunması tek başına tanıma veya tenfiz için yeterli değildir. Kararın hukuki niteliğinin ve Türkiye’de doğurması istenen etkinin öncelikle belirlenmesi gerekir.Yabancı Mahkeme Kararının Tenfiz Şartları Nelerdir?Yabancı mahkeme kararlarının tenfizinde MÖHUK m.54'te öngörülen şartlar değerlendirilir.Bunların başında Türkiye Cumhuriyeti ile kararın verildiği devlet arasında karşılıklılığın bulunması gelir. Karşılıklılık yalnızca iki ülke arasında bir milletlerarası sözleşmenin bulunması şeklinde ortaya çıkmaz; ilgili ülkede Türk mahkemelerinden verilmiş kararların tenfizine imkân veren bir kanun hükmünün veya fiilî uygulamanın bulunması da bu kapsamda değerlendirilebilir.Bunun yanında kararın Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine giren bir konuda verilmemiş olması gerekir. Belirli şartlar altında, yabancı mahkemenin uyuşmazlıkla gerçek bir ilişkisi bulunmadığı hâlde kendisini yetkili görmesi de tenfiz bakımından önem taşıyabilir.Kararın Türk kamu düzenine açıkça aykırı olmaması da temel tenfiz şartlarından biridir.Son olarak, kendisine karşı tenfiz istenen kişinin yabancı mahkemede usulüne uygun şekilde davaya çağrılmış ve temsil edilmiş olması ile savunma hakkının korunması önem taşır.Her dosyada bu şartların somut yabancı karar ve yabancı yargılama süreci bakımından ayrı ayrı incelenmesi gerekir.Tanıma İçin de Aynı Şartlar mı Aranır?Tanıma bakımından MÖHUK m.58 uyarınca tenfize ilişkin belirli hükümler uygulanmakla birlikte önemli bir fark bulunmaktadır: tanımada karşılıklılık şartı aranmaz.Bu ayrım uygulamada önemlidir. Yabancı kararın Türkiye’de yalnızca kesin hüküm veya kesin delil etkisinin kabul edilmesinin istendiği bir uyuşmazlık ile kararın Türkiye’de cebren icra edilmesinin talep edildiği bir uyuşmazlığın hukuki şartları aynı değildir.Bu nedenle bir dosyada tanımanın mı, tenfizin mi veya kararın belirli hükümleri bakımından farklı hukuki işlemlerin mi gerektiği başlangıçta belirlenmelidir.Yabancı Mahkeme Kararının Kesinleşmiş Olması Gerekir mi?Yabancı mahkeme kararının kesinleşmesi, tanıma ve tenfiz bakımından temel konulardan biridir.Burada kesinleşme, Türk hukukuna göre değil, kararın verildiği ülkenin hukukuna göre değerlendirilir. Bu nedenle yabancı kararın yanında, kararın ilgili ülke hukukuna göre kesinleştiğini gösteren belge veya şerhin de sunulması gerekebilir.Kararın hangi tarihte ve ne şekilde kesinleştiğinin doğru biçimde belgelenmesi, tanıma ve tenfiz sürecinin önemli aşamalarındandır.Apostil Yabancı Mahkeme Kararının Türkiye’de Geçerli Olması İçin Yeterli midir?Hayır. Apostil ile tanıma ve tenfiz aynı şey değildir.Apostil, 1961 tarihli Lahey Apostil Sözleşmesi kapsamında bir resmî belgenin kaynağının ve ilgili imza veya mührün tasdikine ilişkin bir mekanizmadır. Apostil edilmiş olması, yabancı mahkeme kararının Türkiye’de kendiliğinden tanınmış veya tenfiz edilmiş olduğu anlamına gelmez.Bir başka ifadeyle, yabancı mahkeme kararının usulüne uygun şekilde apostil edilmiş olması gerekli olabilecek belge tasdik işlemlerinden biridir; ancak apostil yabancı karara tek başına Türkiye’de icra kabiliyeti kazandırmaz.Kararın Türkiye’de doğurması istenen hukuki sonuca göre ayrıca tanıma veya tenfiz prosedürünün gerekip gerekmediği değerlendirilmelidir.Tanıma ve Tenfiz İçin Hangi Belgeler Gereklidir?Dosyanın özelliklerine ve kararın verildiği ülkeye göre farklı belgeler gerekebilmekle birlikte, MÖHUK m.53 çerçevesinde özellikle yabancı mahkeme kararının usulüne uygun şekilde onanmış aslı veya ilgili ülke makamlarınca onanmış örneği ile kararın kesinleştiğini gösteren belge önem taşır.Bu belgelerin onaylı tercümelerinin de dosyaya sunulması gerekir.Kararın verildiği ülkenin taraf olduğu milletlerarası sözleşmeler, apostil sistemi veya konsolosluk tasdiki bakımından ayrıca değerlendirme yapılmalıdır.Belge eksikliklerinin dava açılmadan önce tespit edilmesi, özellikle yurtdışından sonradan belge temin edilmesinin yaratabileceği zaman kaybının önlenmesi bakımından önemlidir.Tanıma ve Tenfiz Davası Hangi Mahkemede Açılır?MÖHUK m.51 uyarınca tenfiz kararları konusunda görevli mahkeme asliye mahkemesidir.Yetkili mahkeme ise kendisine karşı tenfiz istenen kişinin Türkiye'deki yerleşim yeri mahkemesidir. Türkiye'de yerleşim yeri bulunmuyorsa sakin olduğu yer mahkemesi; Türkiye'de yerleşim yeri veya sakin olduğu bir yer bulunmuyorsa Ankara, İstanbul veya İzmir mahkemelerinden biri yetkili olabilir.Bununla birlikte uyuşmazlığın niteliğine göre görevli mahkemenin belirlenmesinde özel görev kurallarının da dikkate alınması gerekir. Örneğin aile hukukuna ilişkin yabancı kararlar ile ticari uyuşmazlıklara ilişkin yabancı kararların görev yönünden ayrıca değerlendirilmesi gerekebilir.Karşı Taraf Türkiye’de Yaşamıyorsa Tanıma veya Tenfiz Davası Açılabilir mi?Karşı tarafın Türkiye dışında yaşaması, tek başına tanıma veya tenfize engel değildir.Ancak yurtdışına yapılacak tebligat işlemleri davanın süresi bakımından önem taşıyabilir. Tebligatın yapılacağı ülke, uygulanabilecek milletlerarası sözleşmeler ve kişinin adresinin bilinip bilinmemesi sürecin nasıl ilerleyeceğini etkileyebilir.Ayrıca yabancı mahkemedeki ilk yargılamada davalıya yapılan tebligat da tenfiz aşamasında önem taşıyabilir. Yabancı kararın, kişinin savunma hakkı ihlal edilerek verilmiş olması belirli şartlar altında tenfize engel oluşturabilir.Dolayısıyla yabancı mahkemedeki tebligat ile Türkiye'deki tanıma ve tenfiz davasında yapılacak tebligat birbirinden ayrı olarak incelenmelidir.Türk Mahkemesi Yabancı Mahkeme Kararının Doğru Olup Olmadığını Yeniden İnceler mi?Tanıma ve tenfiz davası, yabancı ülkede görülmüş davanın Türkiye’de yeniden görülmesi anlamına gelmez.Türk mahkemesi kural olarak yabancı mahkemenin uyuşmazlığın esası hakkındaki maddi ve hukuki değerlendirmesini yeniden inceleyerek yabancı kararın doğru veya yanlış olduğuna karar vermez.Tanıma ve tenfiz incelemesinin konusu esas itibarıyla yabancı kararın Türk hukukunda tanınması veya icra edilmesi için kanunda öngörülen şartların mevcut olup olmadığıdır.Bu sınır, milletlerarası usul hukukunda yabancı kararın esasına ilişkin yeniden inceleme yapılmaması ilkesi bakımından önem taşır.Kamu Düzenine Aykırılık Ne Anlama Gelir?Yabancı kararın Türk kamu düzenine açıkça aykırı olması, tenfizin reddedilmesine neden olabilir.Ancak kamu düzeni denetimi, yabancı mahkemenin uyguladığı hukukun Türk hukukundan farklı olmasının veya Türk mahkemesinin aynı uyuşmazlıkta farklı bir sonuca ulaşabilecek olmasının tek başına tenfizi engellemesi anlamına gelmez.Burada yabancı kararın Türkiye’de sonuç doğurmasının Türk hukuk düzeninin temel değerleri ve vazgeçilmez ilkeleri bakımından kabul edilemez bir sonuç meydana getirip getirmediği değerlendirilir.Bu nedenle kamu düzeni istisnasının somut olayın özellikleri çerçevesinde ele alınması gerekir.Yabancı Boşanma Kararı Türkiye’de Geçerli midir?Yurtdışında boşanmış olmak, yabancı boşanma kararının Türkiye’de her durumda kendiliğinden sonuç doğuracağı anlamına gelmez.Yabancı boşanma kararının Türkiye’de medeni hâl bakımından sonuç doğurması için olayın özelliklerine göre mahkemeden tanıma kararı alınması veya mevzuatta öngörülen şartların bulunması hâlinde yabancı boşanma kararının nüfus siciline tesciline ilişkin idari usulden yararlanılması mümkün olabilir.Ancak yabancı boşanma kararında yalnızca evliliğin sona ermesine değil; nafaka, tazminat, velayet, malvarlığı veya başka edimlere ilişkin hükümlere de yer verilmiş olabilir.Bu durumda yabancı kararın her bir hükmünün Türkiye’de ne şekilde sonuç doğuracağının ayrıca değerlendirilmesi gerekir.Yabancı Mahkemenin Verdiği Nafaka veya Tazminat Kararı Türkiye’de Tahsil Edilebilir mi?Yabancı mahkeme kararında bir tarafın diğer tarafa belirli bir miktar para ödemesine hükmedilmiş olması, bu kararın Türkiye’de doğrudan icraya konulabileceği anlamına gelmez.Kararın Türkiye’de cebri icraya konu edilmesi isteniyorsa kural olarak tenfiz edilmesi gerekir.Tenfiz kararı sonrasında yabancı ilâm, Türk hukukunda icra kabiliyeti kazanır ve borçlunun Türkiye’de bulunan malvarlığı bakımından icra işlemlerinin yürütülmesi mümkün hâle gelebilir.Bu nedenle özellikle borçlunun Türkiye’de taşınmazı, banka hesabı, şirket payı veya başka malvarlığı değerlerinin bulunduğu uyuşmazlıklarda, tenfiz davası ile sonrasında yürütülecek icra sürecinin birlikte planlanması önemlidir.Yabancı Ticari Mahkeme Kararları Türkiye’de İcra Edilebilir mi?Yabancı mahkemeler tarafından şirketler, ticari sözleşmeler, mal ve hizmet satışları, distribütörlük ilişkileri, uluslararası ticari ilişkiler, tazminat ve para alacakları hakkında verilen kararlar da gerekli şartların bulunması hâlinde Türkiye’de tenfize konu olabilir.Özellikle uluslararası ticari uyuşmazlıklarda yalnızca yabancı kararın tenfiz edilip edilemeyeceği değil, borçlunun Türkiye’de bulunan malvarlığı ve kararın tenfizinden sonra uygulanabilecek icra yolları da önem taşır.Bu nedenle yabancı ticari kararların tenfizinde süreç yalnızca MÖHUK m.50 ve devamındaki şartlarla sınırlı düşünülmemeli; tenfiz sonrası tahsil kabiliyeti de dosyanın başlangıcında değerlendirilmelidir.Yabancı Mahkeme Tarafından Verilen Her Karar Tenfiz Edilebilir mi?Her yabancı yargısal kararın doğrudan tenfiz edilebilir olduğu söylenemez.Öncelikle yabancı makam tarafından düzenlenen belgenin MÖHUK m.50 anlamında bir mahkeme ilâmı niteliğinde olup olmadığı belirlenmelidir.Bu konu özellikle farklı hukuk sistemlerinde mahkeme hâkimi dışında yargısal görev üstlenen makamlar tarafından verilen kararlar bakımından önem kazanabilir. Yargılama giderleri ve masraflar konusunda verilen kararlar, ödeme emirleri, ara kararlar veya yabancı hukukta kendine özgü nitelik taşıyan yargısal kararların Türkiye’de tanınması ve tenfizi ayrıca hukuki nitelendirme gerektirebilir.Kararın yabancı hukuk sistemindeki adı tek başına belirleyici değildir. Kararı veren makam, kararın fonksiyonu, kesinleşme ve icra edilebilirlik özellikleri ile Türk milletlerarası usul hukuku bakımından taşıdığı nitelik birlikte değerlendirilmelidir.Yabancı Mahkeme Kararının Sadece Bir Bölümü Tenfiz Edilebilir mi?Yabancı mahkeme kararında birbirinden ayrılabilir birden fazla hüküm bulunması mümkündür.MÖHUK, gerekli şartların bulunması hâlinde yabancı ilâmın kısmen tenfizine de imkân tanımaktadır. Dolayısıyla kararın tamamı bakımından aynı sonuca ulaşılması zorunlu değildir.Bu durum özellikle boşanma ile birlikte nafaka ve tazminata hükmedilen veya birden fazla talep hakkında karar verilen yabancı ilâmlar bakımından önem taşıyabilir.Yabancı Mahkeme Kararının Tanınmasını veya Tenfizini Kim İsteyebilir?MÖHUK m.52 uyarınca kararın tenfiz edilmesinde hukuki yararı bulunan herkes tenfiz isteminde bulunabilir.Bu düzenleme özellikle mirasçılar, halefler ve yabancı kararın Türkiye’de hukuki sonuç doğurmasında menfaati bulunan kişiler bakımından önem taşıyabilir.Almanya’da Verilen Mahkeme Kararları Türkiye’de Tanınabilir ve Tenfiz Edilebilir mi?Alman mahkemeleri tarafından verilen özel hukuk kararları da Türk milletlerarası özel hukuk kuralları çerçevesinde Türkiye’de tanıma veya tenfiz incelemesine konu olabilir.Tanıma ve Tenfiz Sürecine Başlamadan Önce Neler İncelenmelidir?Yabancı mahkeme kararının Türkiye’de kullanılmasının planlandığı durumlarda öncelikle şu hususların birlikte değerlendirilmesi gerekir:- Kararı hangi ülkenin ve hangi makamın verdiği,- Kararın özel hukuk uyuşmazlığına ilişkin olup olmadığı,- Kararın yabancı ülke hukukuna göre kesinleşip kesinleşmediği,- Türkiye’de tanıma mı yoksa tenfiz mi gerektiği,- Kararın tamamının mı yoksa belirli hükümlerinin mi Türkiye’de sonuç doğurmasının istendiği,- Tenfiz şartlarının bulunup bulunmadığı,- Yabancı yargılamada karşı tarafın savunma hakkının korunup korunmadığı,- Gerekli karar, kesinleşme, apostil veya diğer tasdik belgelerinin bulunup bulunmadığı,- Türkiye’de görevli ve yetkili mahkemenin hangisi olduğu,- Para alacağı söz konusuysa borçlunun Türkiye’deki malvarlığı ve tenfiz sonrasındaki tahsil imkânları.Özellikle ticari uyuşmazlıklarda hukuki incelemenin yalnızca “Bu karar tenfiz edilebilir mi?” sorusuyla sınırlandırılmaması gerekir. Kararın tenfiz edilmesinden sonra Türkiye’de fiilen nasıl icra edileceği ve alacağın hangi malvarlığı değerlerinden tahsil edilebileceği de sürecin başında değerlendirilmelidir.

Devamını Oku

Aile Konutu Şerhi ve Önemi

Eşim Aile Konutunu Rızam Olmadan Sattı: Tapu İptal ve Tescil Davası Açılabilir mi?Eşlerin ortak yaşamlarını sürdürdükleri aile konutu, yalnızca ekonomik değeri bulunan bir taşınmaz değildir. Aile yaşamının merkezi olması nedeniyle Türk Medeni Kanunu, aile konutuna ilişkin özel bir koruma sistemi öngörmüştür.Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi uyarınca eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz. Bu koruma, taşınmaz yalnızca eşlerden birinin adına kayıtlı olsa dahi uygulanabilir.Bu nedenle aile konutunun diğer eşten habersiz satılması, bağışlanması veya üzerinde ipotek kurulması hâlinde işlemin hukuki sonuçlarının ayrıca değerlendirilmesi gerekir.Aile Konutu Nedir?Aile konutu, eşlerin evlilik birliği içerisindeki ortak yaşamlarını sürdürdükleri ve aile yaşamlarının merkezi hâline getirdikleri konuttur.Bir taşınmazın eşlerden birinin mülkiyetinde bulunması, tek başına aile konutu sayılması için yeterli değildir. Önemli olan, konutun eşler tarafından ortak yaşamın merkezi olarak fiilen kullanılmasıdır.Bu nedenle yatırım amacıyla edinilmiş, kiraya verilmiş veya dönemsel olarak kullanılan bir taşınmaz kural olarak yalnızca eşlerden birine ait olması nedeniyle aile konutu niteliği kazanmaz.Tapu Yalnızca Eşlerden Birinin Adına Kayıtlıysa Diğer Eşin Hakkı Var mıdır?Evet. Aile konutuna ilişkin korumanın temel amaçlarından biri, taşınmazın maliki olmayan eşin ve aile yaşamının korunmasıdır.Taşınmazın yalnızca eşlerden biri adına kayıtlı olması, malik eşe aile konutu üzerinde sınırsız tasarruf yetkisi vermez. TMK m.194, mülkiyet hakkını ortadan kaldırmamakta ancak aile konutuna ilişkin bazı işlemlerin diğer eşin açık rızası olmaksızın yapılmasını sınırlandırmaktadır.Eş, Aile Konutunu Diğer Eşin Rızası Olmadan Satabilir mi?TMK m.194 uyarınca eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutunu devredemez.Burada aranan rıza açık rızadır. Diğer eşin satıştan haberdar olması ile satışa açıkça rıza göstermesi aynı şey değildir.Rızanın ilgili işleme yönelik olması ve tereddüde yer bırakmayacak biçimde ortaya konulması gerekir.Aile Konutu Rıza Olmadan Satılmışsa Ne Yapılabilir?Aile konutunun diğer eşin açık rızası alınmadan üçüncü kişiye devredilmesi hâlinde, somut olayın şartlarına göre tapu iptal ve tescil davası gündeme gelebilir.Ancak rızanın bulunmaması, her durumda tapu kaydının otomatik olarak iptal edileceği anlamına gelmez.Özellikle taşınmazın üçüncü kişiye devredildiği durumlarda aile konutuna ilişkin koruma ile tapu siciline güvenerek ayni hak kazanan iyiniyetli üçüncü kişinin hukuki durumu birlikte değerlendirilmelidir.Tapuda Aile Konutu Şerhi Yoksa Dava Açılamaz mı?Aile konutu şerhi, bir taşınmaza aile konutu niteliği kazandıran kurucu bir işlem değildir. Taşınmaz gerekli şartları taşıyorsa tapuda şerh bulunmasa da aile konutu olabilir.Bununla birlikte şerhin bulunması, aile konutu niteliğini tapu sicilinde görünür hâle getirmesi nedeniyle özellikle üçüncü kişilerle gerçekleştirilecek işlemler bakımından önemlidir.Bu nedenle “Tapuda şerh yoksa aile konutu koruması yoktur.” şeklindeki yaklaşım doğru değildir.Taşınmazı Satın Alan Üçüncü Kişinin İyiniyetli Olması Önemli midir?Aile konutunun üçüncü kişiye devredildiği uyuşmazlıkların en önemli konularından biri üçüncü kişinin iyiniyetidir.Tapu siciline güvenerek ayni hak kazanan iyiniyetli üçüncü kişilerin kazanımları belirli şartlar altında korunabilir.Buna karşılık alıcı, taşınmazın aile konutu olduğunu biliyorsa veya somut olayın şartları itibarıyla bunu bilebilecek durumdaysa iyiniyet iddiasının ayrıca değerlendirilmesi gerekir.Örneğin alıcının eşlerin yakın akrabası olması, taraflarla yakın ilişkisinin bulunması veya eşlerin söz konusu taşınmazda birlikte yaşadığını bilmesi değerlendirmede önem taşıyabilir.Bu nedenle aile konutuna dayalı tapu iptal ve tescil davalarında yalnızca tapu kaydı değil, alıcı ile taraflar arasındaki ilişki ve alıcının taşınmazın aile konutu olduğunu bilip bilmediği de önemlidir.Eşin Rızası Olmadan Aile Konutu Üzerine İpotek Konulabilir mi?Aile konutu koruması yalnızca taşınmazın satışını kapsamaz.TMK m.194 uyarınca diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutu üzerindeki hakların sınırlandırılması da mümkün değildir. Bu nedenle aile konutu üzerinde ipotek kurulması da bu kapsamda değerlendirilebilir.Örneğin malik eşin ticari borcu veya üçüncü bir kişinin borcu için aile konutunu teminat göstermesi ve taşınmaz üzerinde ipotek kurulması hâlinde, diğer eşin açık rızasının bulunup bulunmadığı önem taşır.İpotek hakkı sahibi banka veya üçüncü kişinin hukuki durumu da somut olayın özelliklerine göre ayrıca değerlendirilmelidir.Aile Konutu Olduğu Nasıl İspatlanır?Tapu kaydında aile konutu şerhi bulunması önemli olmakla birlikte tek ispat aracı değildir.Taşınmazın aile konutu olarak kullanıldığı; yerleşim yeri kayıtları, elektrik, su ve doğal gaz abonelikleri, resmî kayıtlar, yazışmalar, tanık anlatımları ve diğer delillerle ortaya konulabilir.Belirleyici olan taşınmazın eşlerin ortak yaşam merkezi olarak fiilen kullanılıp kullanılmadığıdır.Eş Aile Konutunu Satmak İstiyor Ancak Diğer Eş Rıza Vermiyorsa Ne Olur?Aile konutu koruması, malik olmayan eşe sınırsız bir engelleme yetkisi vermez.TMK m.194 uyarınca rızayı sağlayamayan veya haklı bir sebep olmaksızın kendisine rıza verilmeyen eş, hâkimin müdahalesini isteyebilir.Dolayısıyla aile konutu koruması, aile yaşamının korunması ile malik eşin mülkiyet hakkı arasında bir denge kurmayı amaçlamaktadır.Boşanma Davası Açılması Aile Konutu Korumasını Sona Erdirir mi?Boşanma davasının açılmasıyla evlilik hukuken sona ermez.Bu nedenle yalnızca boşanma davasının açılmış olması, aile konutuna ilişkin korumanın kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmez.Buna karşılık boşanma kararının kesinleşmesiyle evlilik birliği sona erdiğinden, TMK m.194 kapsamında sağlanan aile konutu korumasının hukuki zemini de değişir.Bu nedenle özellikle devam eden boşanma davalarında aile konutuna ilişkin taleplerin zamanında ileri sürülmesi önemlidir.Dava Devam Ederken Taşınmazın Yeniden Satılması Önlenebilir mi?Aile konutunun üçüncü kişiye devredildiği durumlarda, dava devam ederken taşınmazın yeniden başka kişilere devredilmesi uyuşmazlığın daha karmaşık hâle gelmesine neden olabilir.Somut olayın şartlarının bulunması hâlinde taşınmazın üçüncü kişilere devrinin veya üzerinde yeni ayni haklar kurulmasının önlenmesi amacıyla ihtiyati tedbir talep edilmesi mümkündür.Tedbir talebi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümleri ve somut olayın özellikleri çerçevesinde değerlendirilir.Aile Konutuna Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davası Kime Karşı Açılır?Davanın tarafları yapılan işlemin niteliğine göre belirlenir.Aile konutu üçüncü kişiye satılmış ve tapu bu kişi adına tescil edilmişse mevcut tapu malikinin davada yer alması gerekir.İpotek söz konusuysa ipotek hakkı sahibi banka veya diğer hak sahibi de uyuşmazlığın tarafı olabilir.Bu nedenle davanın doğru kişilere yöneltilmesi önemlidir.Aile Konutuna Dayalı Davalarda Hangi Mahkeme Görevlidir?TMK m.194'ten kaynaklanan aile konutu uyuşmazlıklarında görevli mahkeme kural olarak aile mahkemesidir.Aile mahkemesinin bulunmadığı yerlerde aile mahkemesi sıfatıyla asliye hukuk mahkemesi görev yapar.Yetkili mahkeme ise ileri sürülen talebin ve uyuşmazlığın niteliğine göre ayrıca belirlenmelidir.Aile Konutu Mutlaka Eşlerden Birine Ait Olmak Zorunda mıdır?Hayır.Eşlerin kiracı olarak yaşadığı bir konut da aile konutu olabilir.TMK m.194, aile konutuna ilişkin kira sözleşmesinin diğer eşin açık rızası olmaksızın feshedilmesini de sınırlandırmaktadır.Kira sözleşmesinin tarafı olmayan eş, kiraya verene yapacağı bildirimle sözleşmenin tarafı hâline gelebilir. Bu durumda eşler kira ilişkisinden kaynaklanan yükümlülüklerden birlikte sorumlu olur.Dolayısıyla aile konutu korumasının temelinde taşınmaz mülkiyetinden ziyade aile yaşamının merkezinin korunması bulunmaktadır.Aile Konutu Eşlerden Birinin Kişisel Malıysa Koruma Devam Eder mi?Evet.Bir taşınmazın mal rejimi bakımından kişisel mal olması ile aile konutu olması birbirinden farklı hukuki konulardır.Örneğin eşlerden biri taşınmazı evlenmeden önce satın almış veya miras yoluyla edinmiş olabilir. Bu durum taşınmazın mal rejimi bakımından kişisel mal olarak değerlendirilmesini gerektirebilir.Ancak eşler evlilik yaşamlarını bu konutta sürdürüyorlarsa taşınmaz aynı zamanda aile konutu niteliği taşıyabilir.Bu nedenle mal rejiminin tasfiyesi ile aile konutunun korunması birbirinden ayrılmalıdır.Aile Konutu Şerhi Koydurmak Neden Önemlidir?Aile konutu şerhi, taşınmazın aile konutu niteliğinin tapu sicilinde görünür hâle gelmesini sağlar.Şerhin bulunmaması aile konutu niteliğini ortadan kaldırmaz. Bununla birlikte özellikle taşınmazın yalnızca eşlerden biri adına kayıtlı olduğu durumlarda şerh, üçüncü kişilerle gerçekleştirilecek işlemler bakımından önemli bir koruyucu işleve sahiptir.Bu nedenle aile konutu şerhinin önemi yalnızca uyuşmazlık çıktıktan sonra değil, uyuşmazlığın ortaya çıkmasını önleme bakımından da değerlendirilmelidir.

Devamını Oku

Anlaşmalı Boşanma Protokolü Nasıl Hazırlanmalıdır? Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

Anlaşmalı Boşanma Protokolü Nasıl Hazırlanmalıdır? Dikkat Edilmesi Gereken HususlarAnlaşmalı boşanma, eşlerin yalnızca boşanma konusunda değil, boşanmanın mali sonuçları ve varsa müşterek çocukların durumu konusunda da anlaşmaları üzerine yürütülen bir boşanma yoludur. Türk Medeni Kanunu’nun 166/3. maddesi uyarınca anlaşmalı boşanmanın gerçekleşebilmesi için evliliğin en az bir yıl sürmüş olması ve tarafların boşanmanın sonuçları konusunda ortak bir iradeye ulaşmaları gerekir.Bu süreçte hazırlanan anlaşmalı boşanma protokolü, yalnızca boşanmanın gerçekleşmesini sağlayan şekli bir belge olarak görülmemelidir. Protokolde yer verilen veya açıkta bırakılan hükümler; nafaka, tazminat, velayet, çocukların giderleri, taşınmazlar, araçlar, ziynet eşyaları ve mal rejiminden kaynaklanan talepler bakımından boşanma sonrasında önemli hukuki sonuçlar doğurabilir.Bu nedenle anlaşmalı boşanma protokolünün, tarafların boşanma sonrasındaki hukuki ve mali ilişkilerini mümkün olduğunca açık ve öngörülebilir şekilde düzenlemesi önemlidir.Anlaşmalı Boşanma İçin Hangi Şartların Bulunması Gerekir?Türk Medeni Kanunu m.166/3 uyarınca anlaşmalı boşanmanın temel şartları şunlardır:Evlilik en az bir yıl sürmüş olmalıdır.Eşler boşanmak için birlikte başvurmalı veya eşlerden biri tarafından açılan boşanma davası diğer eş tarafından kabul edilmelidir.Hâkim tarafları bizzat dinlemelidir.Hâkim, tarafların boşanma iradelerini serbestçe açıkladıklarına kanaat getirmelidir.Taraflar boşanmanın mali sonuçları ve çocukların durumu konusunda anlaşmış olmalıdır.Hâkim taraflarca yapılan düzenlemeyi uygun bulmalıdır.Dolayısıyla eşlerin yalnızca “boşanmak konusunda anlaşmış” olmaları anlaşmalı boşanma için yeterli değildir.Anlaşmalı Boşanma Protokolü Nedir?Anlaşmalı boşanma protokolü, eşlerin boşanmanın sonuçları konusunda vardıkları anlaşmayı ortaya koyan belgedir.Protokolde somut olayın özelliklerine göre nafaka, maddi ve manevi tazminat, müşterek çocuğun velayeti, çocukla kişisel ilişki kurulması, çocukların giderleri, aile konutu, ev eşyaları, araçlar, taşınmazlar ve malvarlığına ilişkin diğer hususlar düzenlenebilir.Ancak her protokolün aynı hükümleri içermesi gerekmez. Tarafların çocuklarının bulunup bulunmaması, malvarlıklarının niteliği, şirket hisseleri, yurtdışındaki malvarlığı, kredi borçları veya devam eden başka hukuki ilişkiler protokolün kapsamını değiştirebilir.Bu nedenle standart bir protokol örneğinin her boşanma bakımından aynı şekilde kullanılması ileride yeni uyuşmazlıkların ortaya çıkmasına neden olabilir.Hâkim Anlaşmalı Boşanma Protokolünü Aynen Kabul Etmek Zorunda mıdır?Hayır.Anlaşmalı boşanmada hâkim, tarafların sunduğu protokol ile bağlı değildir. Özellikle çocukların durumu ve boşanmanın mali sonuçlarına ilişkin düzenlemeleri değerlendirir.Hâkim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde bulundurarak protokolde gerekli gördüğü değişiklikleri önerebilir. Ancak bu değişikliklerin taraflar tarafından kabul edilmesi gerekir.Bu yönüyle anlaşmalı boşanma protokolü, tarafların kendi aralarında imzaladıkları sıradan bir özel hukuk sözleşmesinden farklı özellikler taşır.Eşlerin Duruşmaya Bizzat Katılması Gerekir mi?Anlaşmalı boşanmanın önemli özelliklerinden biri, hâkimin tarafların boşanma iradelerini bizzat dinlemesidir.Avukatla temsil edilmek, bu şartı ortadan kaldırmaz. Hâkim, eşlerin boşanma ve protokol hükümlerini serbest iradeleriyle kabul ettiklerine bizzat kanaat getirmelidir.Bu nedenle yalnızca protokolün imzalanması ve avukatların duruşmaya katılması, anlaşmalı boşanmanın gerçekleşmesi için yeterli değildir.Protokolde Nafaka Nasıl Düzenlenmelidir?Nafaka konusunda yalnızca “nafaka ödenecektir” şeklinde genel bir hüküm kurulması yerine, nafakanın türü, miktarı, ödeme tarihi, ödeme yöntemi ve varsa artış biçiminin açıkça belirlenmesi ileride doğabilecek uyuşmazlıkların önlenmesi bakımından önemlidir.Eş lehine kararlaştırılacak yoksulluk nafakası ile çocuk lehine hükmedilecek iştirak nafakası birbirinden ayrılmalıdır.Taraflar nafakanın belirli dönemlerde artırılmasını istiyorsa, artışın hangi ölçüte göre gerçekleştirileceği de açıkça düzenlenebilir.Nafakadan Vazgeçen Eş Daha Sonra Nafaka Talep Edebilir mi?Bu konuda protokol hazırlanırken özellikle dikkatli olunmalıdır.Taraflardan birinin boşanma sırasında yoksulluk nafakası talep etmediğini veya bu hakkından vazgeçtiğini açıkça beyan etmesi, boşanma sonrasında ileri sürülebilecek talepler bakımından önemli sonuçlar doğurabilir.Bu nedenle “nafaka istemiyorum” şeklindeki bir hüküm, yalnızca boşanma anındaki ödeme ilişkisi olarak değerlendirilmemelidir. Vazgeçmenin kapsamı ve gelecekte doğurabileceği sonuçlar protokol imzalanmadan önce değerlendirilmelidir.Çocuğa ilişkin iştirak nafakası ise çocuğun üstün yararıyla bağlantılı olduğundan, eşler arasındaki mali taleplerden farklı özellik taşır.Çocuğun Velayeti Protokolde Nasıl Düzenlenmelidir?Müşterek çocuk bulunuyorsa protokolde velayetin kim tarafından kullanılacağı açıkça belirlenmelidir.Ancak anne ve babanın bu konuda anlaşmış olması tek başına yeterli değildir. Hâkim, velayete ilişkin düzenlemeyi çocuğun üstün yararı doğrultusunda değerlendirir.Çocuğun yaşı, eğitim hayatı, yaşam düzeni, ebeveynlerle ilişkisi ve somut olayın diğer özellikleri dikkate alınabilir.Dolayısıyla velayet, eşlerin birbirlerine karşı ileri sürdükleri mali talepler gibi serbestçe tasarruf edebilecekleri bir konu olarak görülmemelidir.Çocukla Kişisel İlişki Nasıl Düzenlenmelidir?Velayet kendisine bırakılmayan ebeveyn ile çocuk arasındaki kişisel ilişkinin mümkün olduğunca açık düzenlenmesi önemlidir.Hafta sonları, bayramlar, sömestr ve yaz tatilleri, çocuğun teslim alınacağı ve teslim edileceği zamanlar gibi hususlar somut aile düzenine uygun şekilde belirlenebilir.Özellikle ebeveynlerin farklı şehirlerde veya farklı ülkelerde yaşadığı durumlarda yalnızca “çocukla uygun zamanlarda görüşülecektir” şeklindeki genel ifadeler ileride uyuşmazlık yaratabilir.Uluslararası ailelerde çocuğun hangi ülkeye seyahat edebileceği, seyahat belgeleri, teslim ve iade tarihleri ile ulaşım giderlerinin nasıl karşılanacağı gibi konuların da ayrıca değerlendirilmesi gerekebilir.Çocuğun Okul ve Sağlık Giderleri Ayrıca Düzenlenmeli midir?İştirak nafakasının kararlaştırılmış olması, çocukla ilgili bütün gelecekteki giderlerin mutlaka açıklığa kavuştuğu anlamına gelmez.Özellikle özel okul ücreti, servis, kurs, yabancı dil eğitimi, özel sağlık sigortası, tedavi giderleri ve benzeri olağan veya olağanüstü giderlerin kim tarafından ve hangi oranda karşılanacağının belirlenmesi yararlı olabilir.Bu tür giderlerin protokolde belirsiz bırakılması, boşanma sonrasında ebeveynler arasında yeni uyuşmazlıkların ortaya çıkmasına neden olabilir.Maddi ve Manevi Tazminat Protokolde Düzenlenebilir mi?Evet.Taraflar boşanmanın mali sonuçları kapsamında maddi ve manevi tazminat konusunda anlaşabilirler.Tazminat kararlaştırılmışsa miktarın yanı sıra ödeme tarihi, ödeme şekli ve gerekiyorsa taksitlendirme koşullarının açıkça yazılması gerekir.Tarafların karşılıklı olarak maddi ve manevi tazminat taleplerinden vazgeçmeleri de mümkündür. Ancak vazgeçme iradesinin kapsamının açık olması önemlidir.Mal Paylaşımı Anlaşmalı Boşanma Protokolünde Düzenlenmeli midir?Mal rejiminin tasfiyesi ile boşanma birbirinden farklı hukuki konulardır.Taraflar anlaşmalı boşanma protokolünde malvarlıklarının nasıl paylaşılacağını da düzenleyebilirler. Ancak mal paylaşımına ilişkin hiçbir hüküm bulunmaması ile tarafların mal rejiminden kaynaklanan bütün haklarından karşılıklı olarak vazgeçmeleri aynı sonucu doğurmaz.Bu nedenle protokol hazırlanırken tarafların mal rejimini boşanma sırasında tasfiye etmek isteyip istemedikleri açıkça belirlenmelidir.Taşınmazlar, araçlar, banka hesapları, şirket payları ve diğer malvarlığı değerleri söz konusuysa genel ifadeler yerine mümkün olduğunca hangi malvarlığı unsurunun nasıl paylaşılacağı açıkça gösterilmelidir.“Tarafların Birbirlerinden Hiçbir Hak ve Alacağı Yoktur” Yazılması Ne Anlama Gelir?Anlaşmalı boşanma protokollerinde en dikkatli kullanılması gereken ifadelerden biri budur.“Taraflar birbirlerinden hiçbir hak ve alacak talep etmeyecektir”, “taraflar birbirlerini karşılıklı olarak ibra etmişlerdir” veya benzeri geniş ifadelerin hangi alacakları kapsadığı daha sonra uyuşmazlık konusu olabilir.Bu ifadelerin mal rejiminden kaynaklanan katılma alacağını, değer artış payını, katkı payını, ziynet alacağını veya başka malvarlığı taleplerini kapsayıp kapsamadığı protokolün bütünü ve tarafların iradeleri çerçevesinde değerlendirilebilir.Bu nedenle hangi haklardan vazgeçildiğinin açıkça belirtilmesi, genel ve yoruma açık ibareler kullanılmasından daha güvenlidir.Anlaşmalı boşanmanın hızlı sonuçlanması amacıyla kullanılan tek bir genel ibarenin, tarafların öngörmediği malvarlığı sonuçları doğurması mümkündür.Ziynet Eşyaları Protokolde Düzenlenebilir mi?Evet.Ziynet eşyalarına ilişkin talepler de taraflar arasında ayrıca düzenlenebilir. Ziynetlerin kimde bulunduğu, hangi eşe bırakılacağı veya tarafların bu konuda birbirlerinden herhangi bir talepte bulunup bulunmayacakları açıkça kararlaştırılabilir.Burada da genel ibra ifadeleri yerine ziynet alacağına ilişkin iradenin açıkça ortaya konulması ileride doğabilecek uyuşmazlıkların önlenmesi bakımından daha sağlıklıdır.Taşınmazın Bir Eşe Bırakılması Tapuyu Kendiliğinden Geçirir mi?Anlaşmalı boşanma protokolünde bir taşınmazın eşlerden birine bırakılması kararlaştırılabilir. Ancak protokolde “ev eşe bırakılmıştır” şeklinde bir ifade bulunmasının tapu sicili bakımından hangi sonucu doğuracağı ayrıca değerlendirilmelidir.Taşınmazın tapu bilgileri, devir yükümlülüğünün kapsamı, varsa kredi ve ipotek durumu, devir masrafları ve işlemin ne zaman gerçekleştirileceği açık şekilde düzenlenmelidir.Özellikle yüksek değerli taşınmazlarda protokol hükmünün ileride icra ve tapu işlemleri bakımından tereddüt yaratmayacak biçimde kurulması önemlidir.Konutun Kredi Borcu Devam Ediyorsa Protokolde Nasıl Düzenlenmelidir?Tarafların kendi aralarında kredi taksitlerinin hangi eş tarafından ödeneceğini kararlaştırmaları, bankanın kredi sözleşmesinden doğan haklarını kendiliğinden değiştirmez.Örneğin konut kredisi her iki eşin borçlu olduğu bir sözleşmeye dayanıyorsa, eşlerin protokolde “bundan sonra krediyi yalnızca eşlerden biri ödeyecektir” şeklinde anlaşması bankayı kendiliğinden bu düzenlemeyle bağlı hâle getirmez.Bu nedenle kredi borcu bulunan taşınmazlarda eşler arasındaki iç ilişki ile bankaya karşı mevcut borç ilişkisi birbirinden ayrılmalıdır.Şirket Hisseleri Anlaşmalı Boşanma Protokolünde Düzenlenebilir mi?Taraflardan birinin veya her ikisinin şirket ortağı olduğu durumlarda şirket paylarının ve bunların mal rejimi bakımından taşıdığı değerin ayrıca değerlendirilmesi gerekebilir.Protokolde şirket hissesinin devredileceği kararlaştırılıyorsa yalnızca aile hukuku hükümleri değil, şirketin türüne göre Türk Ticaret Kanunu, şirket sözleşmesi ve pay devrine ilişkin kurallar da dikkate alınmalıdır.Bu nedenle şirket payı bulunan boşanmalarda “şirket eşte kalacaktır” şeklindeki genel bir düzenleme her zaman yeterli değildir.Protokol İmzalandıktan Sonra Taraflardan Biri Boşanmaktan Vazgeçebilir mi?Evet.Protokolün imzalanması tek başına evliliği sona erdirmez.Anlaşmalı boşanmanın gerçekleşebilmesi için tarafların boşanma iradelerini hâkim huzurunda serbestçe açıklamaları ve protokoldeki düzenlemeleri kabul etmeleri gerekir.Taraflardan birinin anlaşmalı boşanma iradesinden dönmesi hâlinde mahkeme, yalnızca daha önce imzalanmış protokole dayanarak anlaşmalı boşanmaya karar veremez.Bu nedenle protokolde yer verilen “geri dönülemez”, “gayrikabili rücu” veya benzeri ifadeler, tarafın anlaşmalı boşanmadan vazgeçme imkânını ortadan kaldıran mutlak hükümler olarak değerlendirilmemelidir.Hâkim Tarafından Onaylanan Protokolün Hukuki Sonucu Nedir?Anlaşmalı boşanma protokolünün hükümleri mahkeme tarafından uygun bulunarak boşanma kararına yansıtıldığında, artık yalnızca taraflar arasında imzalanmış özel bir metinden söz edilmez.Karara geçirilen hükümler mahkeme kararının bir parçası hâline gelir ve buna bağlı hukuki sonuçlar doğurur.Bu nedenle protokol hazırlanırken yalnızca “boşanmanın gerçekleşmesi” değil, karar kesinleştikten sonra hükümlerin nasıl uygulanacağı ve gerektiğinde nasıl icra edileceği de düşünülmelidir.Taraflardan Biri Protokoldeki Yükümlülüğünü Yerine Getirmezse Ne Olur?Protokolün mahkeme kararına yansıyan hükümlerinin yerine getirilmemesi hâlinde, yükümlülüğün niteliğine göre icra veya diğer hukuki yollara başvurulması gündeme gelebilir.Bu noktada protokoldeki hükmün açık, belirli ve uygulanabilir olması önem kazanır.Örneğin “eşlerden biri uygun zamanda taşınmazı diğer eşe devredecektir” şeklindeki belirsiz bir hüküm yerine taşınmazın açık bilgileri, devir zamanı ve tarafların yükümlülüklerinin belirlenmesi uygulamada ortaya çıkabilecek sorunları azaltabilir.Taraflardan Birinin veya Malvarlığının Yurtdışında Olması Durumunda Protokol Nasıl Hazırlanmalıdır?Uluslararası bağlantılı boşanmalarda protokolün yalnızca Türk hukuku bakımından hazırlanması her zaman yeterli olmayabilir.Taraflardan birinin yurtdışında yaşaması, çocuğun mutad meskeninin başka bir ülkede bulunması, eşlerin yurtdışında taşınmazlarının veya banka hesaplarının bulunması ya da taraflardan birinin yabancı bir şirkette pay sahibi olması durumunda protokol hükümlerinin ilgili ülkede doğuracağı sonuçların da değerlendirilmesi gerekebilir.Örneğin Türkiye’de hazırlanan protokolde yurtdışındaki bir taşınmazın eşlerden birine bırakılması kararlaştırılmış olsa dahi, taşınmaz üzerindeki ayni hak değişikliğinin hangi hukuk uyarınca ve hangi işlemlerle gerçekleştirileceği ayrıca belirlenmelidir.Benzer şekilde çocukların farklı ülkeler arasında seyahati, kişisel ilişki düzeni ve yurtdışındaki eğitim giderleri gibi hususların genel ifadeler yerine uygulanabilir hükümlerle düzenlenmesi önemlidir.Anlaşmalı Boşanma Protokolünde En Sık Yapılan Hatalar Nelerdir?Anlaşmalı boşanma protokolünün standart bir metin üzerinden hazırlanması, özellikle malvarlığının veya müşterek çocukların bulunduğu boşanmalarda önemli hukuki sorunlara yol açabilir.Uygulamada özellikle;mal rejiminin tasfiye edilip edilmediğinin açık bırakılması,genel ve kapsamı belirsiz ibra hükümleri kullanılması,ziynet alacaklarının hiç düzenlenmemesi,taşınmazların açık tapu bilgilerinin yazılmaması,kredi borçlarının bankaya karşı etkisinin göz ardı edilmesi,çocuk giderlerinin yalnızca genel bir nafaka hükmüne bırakılması,kişisel ilişkinin uygulanamayacak kadar belirsiz düzenlenmesi,şirket hisseleri ve ticari malvarlığının dikkate alınmaması,yurtdışındaki malvarlığı ve uluslararası unsurların gözden kaçırılmasıboşanma sonrasında yeni uyuşmazlıkların ortaya çıkmasına neden olabilir.

Devamını Oku
WhatsApp